Ana içeriğe atla

Karanlıkta Bir Sinema: The Draughtsman's Contract

  Bir viyola teli gibi gergin bir öğleden sonra ışığında başlar her şey. Çim biçilmiş, meyveler dizilmiş, saçlar pudralanmış, cümleler cilalanmıştır. 1694 İngiltere'sinde bir malikâne, kendi kendini seyreden bir tiyatro sahnesine dönüşmüştür ve içindeki her insan replik söylemektedir — hakikati değil. Peter Greenaway'in 1982 tarihli ilk "konvansiyonel" uzun metrajı The Draughtsman's Contract , bir cinayet gizemi kılığına girmiş bir sanat-iktidar denemesidir; çözülmeyi değil, seyredilmeyi talep eden bir bilmecedir. Michael Nyman'ın Purcell'den devşirdiği barok-punk müziği eşliğinde, bir adam bir malikâneyi çizmeye gelir; tam da mesleğinin gururuyla, gördüğü her şeyi tarafsızca kaydettiğine inanır. Görmek ile anlamak arasındaki o eski uçurum, filmin tam ortasında sırıtarak durur. Adın Sırrı: The Draughtsman's Contract "Draughtsman" kelimesi İngilizcede teknik bir zanaatkârı işaret eder: mimari plan çizen, ölçekle, cetvelle, ızgarayla çalışan ki...

Karanlıkta Bir Sinema: Ticket of No Return (Bildnis einer Trinkerin, 1979)

Karanlıkta Bir Sinema: Ticket of No Return (Bildnis einer Trinkerin, 1979)

Yönetmen: Ulrike Ottinger


Açılış: Biletin Anlamı

Bir kadın, adı olmayan bir kadın, tek yönlü bir bilet alır. Nereden geldiği belirsizdir — belki Paris, belki hiçbir yer. Gideceği yer bellidir: Batı Berlin. Amacı da bellidir: kendini içkiyle yok etmek, üstelik bunu bir trajedi değil, bir seyahat programı gibi yapmak. Ottinger'in filmi, bir kadının intiharını değil, bir kadının estetize edilmiş çöküşünü anlatır ve bunu yaparken, izleyiciyi hiçbir zaman rahat bırakmayan bir soruyla baş başa bırakır: Bu kadın özgür müdür, yoksa yalnızca kostümlü bir kurban mıdır?

Film, 1979 Berlin'inde, cam-beton-neon bir masalın içine iner. Ve bu masalın kraliçesi konuşmaz.


Biçim: Kamera, Kurgu, Renk, Ses

Ottinger görsel sanatlar kökenli bir yönetmendir ve bu, her karede hissedilir. Ticket of No Return bir "bakılan" filmdir — anlatılan değil, düzenlenen. Kamera çoğunlukla sabit, tiyatral bir mesafeden çalışır; sanki her sahne bir vitrin, kadın da vitrinin ortasındaki manken. Bu mesafe soğuk değildir — tam tersine, aşırı-stilize bir yakınlık yaratır, tıpkı bir moda çekiminin izleyiciyi hem çeken hem de dışarıda bırakan mantığı gibi.

Kurgu, klasik bir "gelişme" mantığından kaçınır. Sahneler birbirine bağlanmaz, yan yana konur — bu, Ottinger'in kendi ifadesiyle bir "collage" yöntemidir; bir hikâye anlatmak yerine bir portre kurar. Bu yüzden film zaman zaman durağan hisseder; çünkü zaten zamansal değil, dizisel bir mantıkla ilerler.

Renk, filmin gerçek dili haline gelir. Tabea Blumenschein'ın tasarladığı kostümler — her biri bir sahnenin, hatta bir ruh halinin manifestosu — gri, beton-renkli Berlin fonunun üzerine bir patlama gibi düşer. Bu kromatik şiddet tesadüfi değildir: kadın her seferinde şehrin donukluğuna karşı bir renk saldırısı düzenler, sanki bedeni ve giysisi tek bir protesto aracıdır.

Ses tasarımı da alışılmadıktır: orijinal gürültüler, diyaloglar ve sentetik sesler iç içe geçer, çoğu zaman görüntüyle ters çalışır. Bir kadeh kırılırken duyulan ses bazen komik, bazen tören havasında bir ciddiyetle gelir — film, izleyicinin duygusal tepkisini asla kolay bir yere yerleştirmez.


Karakter İncelemesi

Sie / "O" — Sarhoş Kadın

Filmde neredeyse hiç konuşmaz. Bu suskunluk, klasik anlamda bir kurban pasifliği değildir; daha çok bir reddiyedir — açıklama yapmayı, gerekçelendirmeyi, toplumun onayını istemeyi reddediş. Tabea Blumenschein'ın performansı, sözsüz bir kararlılıkla örülüdür: yürüyüşünde, kadehi fırlatışında, bakışının donukluğunda bir tür soylu inatçılık vardır. O, arzusunun nesnesi olmayı reddeden, ama öznesi de tam olarak olamayan bir figürdür — çünkü seçtiği özgürlük, kendi kendini yok etmekten ibarettir.

Lutze — Ayna Kadın

Sokak kadını Lutze, "Sie"nin gölgesidir; ne olabileceğinin ya da zaten ne olduğunun çıplak hâli. "Sie" ona bir kılık kazandırır, onu bir gece için kendi dünyasına dahil eder — ama bu jest bir kurtarma değildir, daha çok bir yansıtmadır. Lutze, sınıf farkının kostümle örtülebileceği ama silinemeyeceği gerçeğinin hatırlatıcısıdır.

Üç Koro: Sosyal Soru, Kesin İstatistik, Sağduyu

Bu üçlü, filmin en açık alegorik unsurudur — kadını izleyen, yargılayan, istatistiklerle konuşan bir toplumsal vicdan enkarnasyonu. Onlar birer karakterden çok birer söylemdir; ataerkil-burjuva aklın, kadının bedeni üzerindeki sürekli anlatısını temsil ederler. Komik oldukları kadar ürkütücüdürler, çünkü onların sesi, izleyicinin de içindeki yargılayan sesle örtüşür.


Sahne İncelemesi (Spoiler İçerir)

Filmin son çeyreğinde "Sie" nihayet aradığı sarhoşluğa ulaşır. Bir teknede bardak kırdığı için kovulur, birkaç barda sendeleyerek dolaşır ve sonunda metroda, sabah işe gidenlerin arasında, bilinçsiz halde yere yığılmış bulunur. Bu final sahnesi filmin en acımasız ironisidir: bunca rengarenk, tiyatral, neredeyse kraliyet düzeyinde estetize edilmiş bir düşüş, en sonunda en sıradan, en gri, en "Berlin" mekânda — sabah trafiğinin ortasında — sona erer. Şehir onu yutar, ama tören havasıyla değil, kayıtsızlıkla. Kimse durup bakmaz; şehir işine gitmeye devam eder. Bu, filmin kadının "kahramanca" çöküşüne karşı söylediği son ve en soğuk söz gibidir: hiçbir düşüş, ne kadar güzel giyinirse giyinsin, kamusal alanda bir anlam kazanamaz — sadece geçilir, adım atılır, unutulur.


Alt Metin

Ticket of No Return, yüzeyde bir "kadın alkolizmi" filmi gibi görünse de, aslında kadın özerkliğinin kabul edilemezliği üzerine katmanlı bir meditasyondur. Erkek sarhoşluğu toplumda romantikleştirilirken (bohem, asi, trajik-kahraman — Bukowski'nin, Fitzgerald'ın, hatta Dylan Thomas'ın efsanesini besleyen o aynı mitoloji), kadın sarhoşluğu iğrenç, ahlaksız, "düzeltilmesi gereken" bir sapma olarak kodlanır. Bu çifte standardın kökeninde, kadının bedeninin hiçbir zaman tam anlamıyla "kendine ait" sayılmaması yatar: erkek bedeni kendi kaderini tayin edebilir, kadın bedeni ise her zaman bir toplumsal projeksiyon yüzeyi, bir ahlak dersi, bir uyarı tabelasıdır. Ottinger bu çifte standardı, kadını bir tüketim nesnesi olarak sunan reklamcılık diliyle de iç içe geçirir — filmdeki alkol pazarlama toplantısı sahnesi, arzunun nasıl endüstriyel olarak üretildiğini, "egzotik olan uzakta ama içkinin yakında olduğu" vaadinin nasıl bir yanılsama ekonomisi kurduğunu gösterir. Kadın burada hem bu ekonominin hedef kitlesi hem de onu parodileştiren bir figürdür — reklamın vaat ettiği "anlık mutluluğu" gerçekten satın alır, ama bunu o kadar aşırı, o kadar sonuna kadar yaşar ki, vaadin içi boşluğunu deşifre eder.

Üç kadınlı koronun ("Sosyal Soru", "Kesin İstatistik", "Sağduyu") isimlendirilme biçimi de kendi başına bir alt metindir: bunlar birer kişi değil, birer kurumsal sestir — bilim, istatistik, toplumsal ahlakın kişileşmiş hali. Onların dili nesnel görünür ama aslında tamamen ideolojiktir; "gerçekler"in kendisi bile burada bir denetim aracına dönüşür. Ottinger, feminist teorinin o dönemde tartıştığı bir soruyu görselleştirir: bilgi ve söylem nötr müdür, yoksa her zaman bir iktidar biçimi midir? Film, ikincisini öne sürer — istatistik bile, kadının bedenini disipline etmenin bir yoludur.

Kadının sessizliği ise filmin en radikal alt metnidir. O, kendini açıklamayı reddederek, izleyiciyi de dahil eden o yargılayan koroya bir tür sessiz meydan okuma sunar; dil, burada iktidarın aracı olduğu için, dili reddetmek bir direniş biçimine dönüşür. Ama Ottinger bunu kolay bir kurtuluş fantezisine çevirmez — bu meydan okuma, özgürleşmeye değil, yok oluşa çıkar. Film, "özgürlük" ile "kendi kendini imha" arasındaki o tehlikeli, çözülmemiş sınırı hiç kapatmaz; tam tersine, bu iki kavramın aslında ne kadar iç içe geçmiş olabileceğini, patriarkal bir düzende kadının özerklik talebinin neden bu kadar sık kendi kendini yok etme biçimlerine büründüğünü sorgulatır. Lutze figürü de bu alt metnin bir parçasıdır: sınıfsal farkın kılıkla, kostümle, bir gecelik oyunla aşılabileceği yanılsaması, filmin sonunda hem "Sie" hem de Lutze'nin kaderinin aynı kayıtsızlığa çarpmasıyla çürütülür. Zenginlik, üst-sınıf estetiği, haute couture — hiçbiri, kadın bedenine yönelik o temel toplumsal disiplinden muafiyet sağlamaz.


Tenin Hafızası

Bu film izlenirken beden tuhaf, çok katmanlı bir gerilim taşır. Renklerin şiddeti önce gözde bir haz uyandırır — ipek, tüy, payet, deri, parlak kumaşların dokusu neredeyse dokunulabilir hisseder; insan elinin kendiliğinden bir kumaşa uzanma dürtüsü duyduğu, o çocukluktan kalma dokunma açlığı geri gelir. Ama bu haz hiçbir zaman saf kalmaz: kostümlerin her biri aynı zamanda bir zırh gibi de hissettirir, bedeni saran değil, bedeni kuşatan bir katılık taşır. Yaka kemerleri, sert omuzlar, abartılı silüetler — bunlar insanın kendi boynunda, kendi omuzlarında hayali bir sıkışma hissi yaratır, sanki güzellik ile hapsedilmişlik aynı dikişten geçiyor.

Kadehlerin sürekli kırılma sesi, filmin en fiziksel imzasıdır. Her kırılma anında insan omuzlarında hafif bir sıçrama, bir refleks hissi oluşur — camın metale, mermere, kaldırıma çarpma sesi, kulakta neredeyse dişlerde bir gıcırtı bırakır. Bu ses o kadar sık tekrar eder ki, bir süre sonra beden onu beklemeye başlar; her sahne değişiminde kulak kendiliğinden bir sonraki kırılmaya hazırlanır, bir tür Pavlovcu gerilim kurulur izleyici ile film arasında.

Alkolün kendisi de bedensel bir ağırlık olarak filme sızar: sahneler ilerledikçe adımlar ağırlaşır, denge bozulur, kamera açıları daha da tiyatral, daha da "sahnelenmiş" hâle gelir — sanki izleyicinin kendi iç kulağı, kendi dengesi de yavaş yavaş bozulmaya başlar. Bu, klasik "sarhoşluk çekimi" tekniklerinden (bulanık görüntü, sallanan kamera) çok daha incelikli işler; sarhoşluk burada görsel bir efekt değil, kompozisyonun kendisinin giderek tuhaflaşması, mekânların giderek daha yapay, daha rüya-benzeri hale gelmesiyle hissettirilir. Beden, gözle değil, mekân algısıyla sarhoş olur.

Dokunun en sert karşıtlığı son sahnede yaşanır. Metronun soğuk, floresan aydınlatması ve kaldırımın, merdivenin, zeminin sertliği, bütün o kadifemsi, ipeksi, tüylü dokuların aksine, tenin üstünde neredeyse acı verici bir pürüzlülük bırakır — insan kendi sırtında, kendi kalça kemiğinde o soğuk betonun izini hisseder gibi olur. Gece boyunca bedeni saran onca kumaş, onca renk, onca yapay sıcaklık, sabahın bu çıplak, ışıksız, kayıtsız sertliği karşısında bir anda anlamsızlaşır. Film, izleyiciyi lüksün dokusundan taşın dokusuna, sıcaklıktan soğuğa, yumuşaklıktan sertliğe doğru adım adım, neredeyse fark ettirmeden fiziksel olarak sürükler — ve bu geçiş, filmin bütün estetik cömertliğinin aslında ne kadar kırılgan, ne kadar geçici olduğunu tene yazar.




Dokunduğu Yer

Bu film insanı rahatsız eder — ama bu rahatsızlığın kaynağı klasik bir "trajik kadın kaderi" hüznü değildir. Daha çok, kendi içimizdeki o yargılayan koroyu tanımanın verdiği utançtır. İzlerken kendimi zaman zaman "Sağduyu"nun tarafında buluyorum — kadının davranışını mantıklı, ölçülü bir çerçeveye oturtmak isteyen bir refleksle: "Neden kimse onu durdurmuyor?", "Bu kadar güzel bir hayatı neden böyle harcıyor?" Bu sorular ilk bakışta masum, hatta şefkatli görünür. Ama film ilerledikçe fark ediyorum ki bu refleksin kendisi, eleştirdiği şeyin ta kendisidir — çünkü bu sorular, kadının kendi bedeni, kendi kaderi üzerindeki mutlak hakkını sorgulamaktan başka bir şey değildir. Ona bir açıklama borcu yüklerim; oysa film, tam da bu borcun kendisinin bir tahakküm biçimi olduğunu söylüyor bana.

Bu utanç duygusunun altında daha derin bir şey yatıyor: kendi hayatımda, kendi çevremde, "aşırıya kaçan", "kontrolünü kaybeden" bir kadınla karşılaştığımda verdiğim tepkiyi hatırlıyorum — o anlık, neredeyse otomatik yargı refleksini. Film beni bu refleksle yüzleştiriyor, ama bunu bir suçlama diliyle değil, sadece bir ayna tutarak yapıyor. Ve bu, doğrudan bir eleştiriden çok daha etkili — çünkü kendi içimde bulduğum o sesi, "Sosyal Soru"nun, "Kesin İstatistik"in sesini artık duymazdan gelemiyorum.

Asıl dokunan yer, kadının bu kadar renkli, bu kadar gösterişli bir çöküşün ardından, hiçbir kurtarıcı, hiçbir "an, dur" anı olmadan metroya yığılmasıdır. Bir an bekliyorum — belki biri eğilip ona bakar, belki bir el uzanır, belki kamera bir merhamet anı yakalar. Hiçbiri olmuyor. Bu boşlukta, kendi beklentimin ne kadar Hollywood-vari, ne kadar "kurtarılma" fantezisine bağımlı olduğunu fark ediyorum; ve filmin bu beklentiyi tam olarak reddetmesi, ilk başta bir hayal kırıklığı, sonra da tuhaf bir dürüstlük olarak yerleşiyor içime.

Bu, hüzünlü bir final değil — bilinçli bir sessizlik. Film bize ağlamamızı önermiyor; sadece bakmamızı, ve belki de kendi bakışımızın neye benzediğini sorgulamamızı istiyor. Ve belki de en çok dokunan da bu: bir filmin, izleyicisine acımak yerine, izleyicisini kendi acıma biçimiyle yüzleştirmesi. Ekran karardığında geriye kalan, kadının kaderine üzülmek değil, kendi bakışımın — ne kadar hazır, ne kadar öğrenilmiş, ne kadar "iyi niyetli" görünse de — aslında ne ölçüde o üç kadının sesine benzediğini fark etmenin verdiği sessiz rahatsızlık.




Son Söz

Bir kadeh her kırıldığında, bir şehir aynı kalır.

Cam yere düşer, parçalanır, ışığı bir an için binlerce küçük kırığa böler — ve sonra biri süpürür, biri yeni bir kadeh getirir, biri hesabı öder. Berlin'in bu konuda sonsuz bir sabrı vardır: her kırılışı emer, her feryadı gürültüye çevirir, her rengi kendi grisine karıştırır. Şehir bir sünger değildir, bir duvardır — ona çarpan her şey geri seker, ama duvar hiç iz taşımaz.

Neon ışıklar sabaha kadar yanar, ama hiçbiri bir kadının adını aydınlatmaz — çünkü onun bir adı yoktur, sadece bir bileti vardır, ve o bilet dönüşü olmayan bir yöne bakar. Belki de bu yüzden kostümleri bu kadar bağırır: isim yoksa, renk konuşur; kimlik yoksa, kumaş bir manifesto olur. Her elbise değişimi bir cümledir, söylenmemiş bir cümle — ve film boyunca bu cümleler birikir, birikir, ama hiçbir zaman bir paragrafa, bir açıklamaya dönüşmez. Sessizlik, en yüksek sesle konuşan şeydir burada.

Üç kadın — Sosyal Soru, Kesin İstatistik, Sağduyu — onu izlemeye devam eder, rakamlarla, uyarılarla, nezaketle sarılmış küçük şiddetlerle. Ama onların sesi de şehrin gürültüsüne karışır sonunda; bir noktadan sonra kimin konuştuğu, kimin yargıladığı, kimin sadece arka planda uğuldadığı belirsizleşir. Yargı, havanın bir parçası haline gelir — nefes alınan, fark edilmeyen, ama her yerde olan bir şey.

Metronun ışığı beyazdır, kayıtsızdır, sabahın rutinine devam eder — üstünde uyuyan kadını fark etmeden. Merdivenlerden inen ayaklar, çantalar, gazeteler, saatler... hiçbiri durup bakmaz, çünkü durup bakmak bir şehrin işi değildir. Şehrin işi akmaktır, devam etmektir, unutmaktır. Bir kadın orada yatar, dün gece giydiği bütün o renkler artık sadece bir yığın kumaş gibi görünür — parıltısı, tören havası, meydan okuması gitmiştir; geriye sadece soğuk zemin ve floresan ışık kalmıştır.

Ticket of No Return, bir düşüşü çekmez; bir düşüşün nasıl görülmediğini çeker. Ve belki de asıl mesele budur: en gösterişli çöküş bile, kamusal alanın kayıtsızlığı karşısında, sonunda sadece bir sahne değişimi kadar önemsiz hale gelir — ışıklar söner, perde iner, ve şehir bir sonraki güne, bir sonraki kadına, bir sonraki kadehe geçer.

In the dark of a cinema

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sans Soleil: Hafızanın Gördüğü Şey Zaman Değildir

Karanlıkta Başlayan Yolculuk   Sinema salonu karardığında, yalnızca ışıklar sönmez. Dış dünyanın gürültüsü de yavaş yavaş geri çekilir. Perde aydınlandığında artık bulunduğumuz yer, fiziksel bir mekândan çok zihinsel bir alandır. Belki de bu yüzden sinema, diğer sanat dallarından farklı olarak hafızaya bu kadar yakındır. Bir romanı okurken kelimeleri takip ederiz; bir resmi incelerken bakışımızı yönlendiririz. Ama bir filmi izlerken, zamanın akışını ödünç alırız.Chris Marker'ın Sans Soleil filmi tam da bu ödünç alınmış zamanın içinde dolaşır. Onu bir belgesel, bir se yahat filmi ya da kişisel bir günlük olarak tanımlamak mümkündür; fakat bunların hiçbiri filmi açıklamaya yetmez. Çünkü Sans Soleil olayları değil, olayların zihinde bıraktığı izleri anlatır. Film boyunca anlatıcı, dünyanın farklı köşelerinden gönderildiği söylenen mektupları okur. Japonya, Gine-Bissau, İzlanda, Fransa... Coğrafyalar değişir; görüntüler değişir; insanlar değişir. Değişmeyen tek şey, hafızanın bu görünt...

Paris, Texas: Sesini Kaybetmiş Bir Adamın Coğrafyası

  I. Açılış Bir adam çölden çıkıyor. Kırmızı bir beyzbol şapkası, tozlu bir takım elbise, bomboş bir su matarası. Konuşmuyor. Dört gündür, belki dört yıldır konuşmuyor. Wim Wenders'ın 1984 tarihli Paris, Texas 'ı işte böyle başlar — bir figürle, bir toprak parçasıyla ve aralarındaki farkın giderek silindiği bir sessizlikle. Travis Henderson, Big Bend'in kavurucu ıssızlığında yürürken kamera onu bir peyzaj unsuru gibi çerçeveler; adam neredeyse kayalıklardan, çalılıklardan ayırt edilemez. Bu, filmin bütün mimarisini önceden haber veren bir görüntüdür: Travis, insan olmaktan çıkıp manzaraya karışmış bir bedendir, ve film boyunca yapacağı tek şey, o manzaradan sözcük sözcük geri dönmektir. Sam Shepard'ın kaleme aldığı senaryo, kayıp bir adamın hikâyesini anlatırken aslında Amerika'nın kendisine dair bir hikâye anlatır — neon tabelalarla süslenmiş, otoyollarla parçalanmış, aile denen efsaneyi hâlâ terk edemeyen bir ülke. Ama Paris, Texas bir ulus portresi olmaktan ö...

A Ay — Karanlığın İçinde Bir Sinema

A Ay — Karanlığın İçinde Bir Sinema  *Reha Erdem, 1988* Bir ev düşünün: gıcırdayan kapıları, dökülen sıvasıyla neredeyse uçurumun kıyısında duran, saatlerin fazlasıyla çoğaldığı bir köşk. İçinde yaşayanlar birbirlerine değil, kendi zamanlarına bakıyorlar. Ve bir kız çocuğu — Yekta — bu evin, bu zamanın, bu sessizliğin ortasında, gitmiş bir annenin hayaletiyle konuşmaya devam ediyor. Reha Erdem'in ilk uzun metrajlı filmi A Ay, tam da bu cümleyle özetlenemeyecek bir şey söylüyor aslında: kayıp, bir kere olup biten bir olay değil, evin duvarlarına, saatlerin tik-taklarına, martıların çığlıklarına sinen sürekli bir haldir. 1988'de, çok kısıtlı bir bütçeyle, Rumelihisarı'ndaki "perili köşk" olarak bilinen bir evde ve Büyükada ile Burgazada'da çekilen film, siyah-beyazın hem estetik hem metafizik bir tercih olduğu, sessiz sinemanın biçimsel hafızasını çağıran, John Donne'dan William Blake'e, Edip Cansever'den Vivaldi'ye uzanan bir referan...
Karanlıkta Bir Sinema — dünya sinemasına ve auteur filmlere dair Türkçe denemeler.