Ana içeriğe atla

Karanlıkta Bir Sinema: The Draughtsman's Contract

  Bir viyola teli gibi gergin bir öğleden sonra ışığında başlar her şey. Çim biçilmiş, meyveler dizilmiş, saçlar pudralanmış, cümleler cilalanmıştır. 1694 İngiltere'sinde bir malikâne, kendi kendini seyreden bir tiyatro sahnesine dönüşmüştür ve içindeki her insan replik söylemektedir — hakikati değil. Peter Greenaway'in 1982 tarihli ilk "konvansiyonel" uzun metrajı The Draughtsman's Contract , bir cinayet gizemi kılığına girmiş bir sanat-iktidar denemesidir; çözülmeyi değil, seyredilmeyi talep eden bir bilmecedir. Michael Nyman'ın Purcell'den devşirdiği barok-punk müziği eşliğinde, bir adam bir malikâneyi çizmeye gelir; tam da mesleğinin gururuyla, gördüğü her şeyi tarafsızca kaydettiğine inanır. Görmek ile anlamak arasındaki o eski uçurum, filmin tam ortasında sırıtarak durur. Adın Sırrı: The Draughtsman's Contract "Draughtsman" kelimesi İngilizcede teknik bir zanaatkârı işaret eder: mimari plan çizen, ölçekle, cetvelle, ızgarayla çalışan ki...

Paris, Texas: Sesini Kaybetmiş Bir Adamın Coğrafyası

 


I. Açılış

Bir adam çölden çıkıyor. Kırmızı bir beyzbol şapkası, tozlu bir takım elbise, bomboş bir su matarası. Konuşmuyor. Dört gündür, belki dört yıldır konuşmuyor. Wim Wenders'ın 1984 tarihli Paris, Texas'ı işte böyle başlar — bir figürle, bir toprak parçasıyla ve aralarındaki farkın giderek silindiği bir sessizlikle. Travis Henderson, Big Bend'in kavurucu ıssızlığında yürürken kamera onu bir peyzaj unsuru gibi çerçeveler; adam neredeyse kayalıklardan, çalılıklardan ayırt edilemez. Bu, filmin bütün mimarisini önceden haber veren bir görüntüdür: Travis, insan olmaktan çıkıp manzaraya karışmış bir bedendir, ve film boyunca yapacağı tek şey, o manzaradan sözcük sözcük geri dönmektir.

Sam Shepard'ın kaleme aldığı senaryo, kayıp bir adamın hikâyesini anlatırken aslında Amerika'nın kendisine dair bir hikâye anlatır — neon tabelalarla süslenmiş, otoyollarla parçalanmış, aile denen efsaneyi hâlâ terk edemeyen bir ülke. Ama Paris, Texas bir ulus portresi olmaktan önce, konuşamayan bir adamın konuşmayı yeniden öğrenme çabasıdır. Ve bu öğrenme süreci, filmin kendisi kadar yavaş, kendisi kadar acı vericidir.

II. Biçim: Toz, Neon ve Sessizliğin Müziği

Robby Müller'ın görüntü yönetmenliği, Paris, Texas'ı bir dizi tablo hâline getirir. Müller, kamerayı çoğunlukla kendisi taşımış, sahneleri asgari ekipmanle, çoğunlukla sabit ya da yavaş hareketlerle kurmuştur — hikâyenin ve senaryonun sadeliğini yansıtan bir çekim felsefesi. Bu minimalizm tesadüfi değildir: Müller, Amerikan çölünün devasa boşluğunun kadrajı yutmasına izin vermemek için özenle çalışmış, doğayla insan figürü arasında sürekli bir gerilim kurmuştur. Sonuç, Edward Hopper'ın ve Ed Ruscha'nın hiper-gerçekçi tablolarını andıran bir görsel dil olmuştur — yalnızlığın mimari bir düzene oturtulduğu, her ışık kaynağının anlam taşıdığı bir dünya.

Film boyunca iki renk paleti birbiriyle çarpışır: gündüzün kavurucu, soluk toprak tonları ve gecenin doymuş kırmızı-mavi neonu. Çöl sahnelerinde beniz atmış bejler, kirli sarılar hâkimdir; Travis'in içsel çölleşmişliğinin dışavurumu gibidir bu renksizlik. Şehre girildiğindeyse palet birden şiddetlenir — özellikle kırmızı, filmin ikinci yarısında neredeyse tekilleşen bir ısrarla tekrar eder. Bu kırmızı tutarlılığı rastlantı değildir: Travis'in tek bir saplantısı vardır, ailesini yeniden bir araya getirmek, ve rengin tekdüzeliği izleyiciyi de onun gibi o saplantıya kilitler. Müller'in neon ışıkları çoğu zaman renk düzeltmesinden bilinçli olarak kaçınılmış, "beyaz" neonun filmde doğal olarak yeşile çalmasına izin verilmiştir — teknik bir kusuru estetik bir imzaya dönüştüren bir tercih.

Ry Cooder'ın slide gitar müziği, üç günde kaydedilmiş olmasına rağmen filmin duygusal omurgasını taşır. Cooder'ın tellerdeki gezinmeleri kesin bir tempoya oturmaz; notalar sarkar, yükselir, sonra sessizliğe gömülür — tıpkı Texas'ın çöküntüye uğramış kaya oluşumları gibi, düzensiz, aşınmış, ama kendi mantığı içinde bütünlüklü. Bu müzik, diyalogların yokluğunu doldurmaz; tam tersine, sessizliğin kendisini bir enstrümana dönüştürür. Peter Przygodda'nın kurgusu da aynı sabra sahiptir: sahneler nefes almasına izin verilecek kadar uzun tutulur, kesmeler asla acele etmez. Film 150 dakikadır ve bu süre bir uzatma değil, bir terapi seansının doğal ritmidir — Travis'in iyileşmesi ne kadar sürüyorsa, film de o kadar sürer.

III. Karakterler: Dört Yalnızlık

Travis, Harry Dean Stanton'ın kariyerinin zirvesinde canlandırdığı bir figür olarak, neredeyse tamamen yüzüyle var olur — Stanton'ın çizgili, aşınmış yüzü, kendisi başlı başına bir peyzajdır. Travis konuşmaz çünkü konuşmak, geçmişiyle yüzleşmek demektir; ilk sözcüklerini söylediğinde bile cümleleri parça parça, sanki dili yeniden öğreniyormuş gibi kekremsi çıkar. Onun yolculuğu bir kurtuluş yolculuğu değildir — bir kefaret yolculuğudur. Ailesini bulup onlara geri döneceğini sananlar yanılır; Travis'in asıl planı, onları bulup sonra kendini tekrar geri çekmektir. Sevginin en radikal biçiminin bazen yokluk olduğuna inanır, ya da öyle inanmaya kendini ikna etmiştir.

Walt (Dean Stockwell), Travis'in kardeşidir ve filmin ahlaki merkezini oluşturur — sıradan, orta sınıf bir adam, kardeşinin kaosunu sessizce temizlemeye alışmış biri. Walt'ın Travis'e gösterdiği sabır, kanı sulandırmayan bir bağlılığın kanıtıdır; ama Wenders onu asla azizleştirmez, çünkü Walt'ın da kendi yorgunluğu, kendi öfke eşiği vardır. Anne (Aurore Clément) ise filmin en az konuşan ama en çok taşıyan karakteridir: dört yıldır Hunter'ı büyütmüş, ona neredeyse anne olmuş bir kadın, şimdi çocuğu gerçek annesine kaptırma korkusuyla baş başadır. Onun sessiz kıskançlığı asla dile getirilmez ama her bakışında hissedilir.

Hunter (Hunter Carson), yedi yaşında bir çocuk olarak filmin en şaşırtıcı performansını sergiler — ne fazla sevimli ne de fazla dramatik, tam da bir çocuğun güvensizlikle merak arasında gidip geldiği gerçekliği yakalar. Travis'i önce reddeder, sonra ona bir yürüyüş biçimini, bir jesti taklit ederek yaklaşır; kan bağının dil olmadan da kendini nasıl ele verdiğinin ürkütücü bir örneğidir bu.

Ve Jane (Nastassja Kinski). Filmin üçte ikisine kadar yalnızca fotoğraflarda, hatıralarda var olan Jane, ortaya çıktığında hem kırılgan hem sertleşmiş bir kadın olarak belirir — bir zamanlar büyük bir aşkın çiçeklendiği genç kadınla, artık kime güveneceğini tartan, hayatta kalmayı öğrenmiş kadın arasında bölünmüştür. Kinski, Jane'i bir kurban olarak değil, kendi hayatta kalma stratejilerini geliştirmiş bir özne olarak oynar; bu da filmin final sahnesinin neden bu kadar yıkıcı olduğunu açıklar.

IV. Sahne İncelemesi — SPOILER UYARISI

Bundan sonraki bölüm filmin sonunu ayrıntılarıyla tartışmaktadır.

Film, Houston'daki bir "gözetleme kulübü"nde, Keyhole Club'da doruğa ulaşır. Travis ve Hunter, Jane'i burada bulmuşlardır — tek yönlü aynanın arkasında müşterilerle konuşan bir kadın olarak çalışmaktadır. Travis, Hunter'ı dışarıda bırakıp içeri girer, telefonla konuşur, ama sırtını döner; Jane onu göremez, o ise aynada kendi yansımasının üzerine bindirilmiş Jane'i görür. Bu görsel çakışma —iki yüzün aynada birleşmesi— filmin en hesaplı, en acı verici kompozisyonudur. Wenders ve Müller, bu sahneyi bir günah çıkarma odası gibi kurgular: ayırıcı duvar, tek yönlü görüş, itiraf edilen bir geçmiş.

Sahne, tuhaf bir sıradanlıkla açılır: Jane o gün de neşeli görünmektedir, Travis'i tanımamış gibi bir "Howdy" ile karşılar, Travis de aynı sözcükle karşılık verir. Ama bu kez Travis oturmaz sadece; anlatacak "uzunca bir hikâyesi" olduğunu söyler, Jane de "Bolca vaktim var" der. Tam bu noktada Travis sandalyesini çevirir, sırtını cama döner — artık ikisi de birbirini göremez, yalnızca aynı yöne bakan iki profil kalır kadrajda. Ve orada, kimliğini açıklamadan, üçüncü tekil şahısla başlar: "Bu insanları tanıyordum" der, sanki bambaşka birinin hikâyesini naklediyormuş gibi. Jane sorar, "Hangi insanları?" Travis, "İki kişiydiler" diye sürdürür — ve böylece, kendini üçüncü bir gözlemciye dönüştürerek, asıl anlatamayacağı şeyi anlatmaya başlar.

Hikâye ilerledikçe ayrıntılar sızmaya başlar: bir karavanda yaşayan genç bir çift, doğumla birlikte çöken bir mutluluk, Jane'in doğum sonrası düştüğü karanlık, kocanın içkiye ve kıskançlığa savrulması, geceleri kaçmasın diye kadının ayağına bağlanan bir sığır çanı. Jane, "karavan" sözcüğünü duyduğunda anlatıcının kim olduğunu artık bilmektedir, ama bunu belli etmez — yalnızca gözünün ucuyla ele verir kendini. Travis anlatmaya devam eder: bir gece kadın çanı çorapla susturup kaçmaya çalışır, koca onu yakalar, mutfak ocağına bağlar, sonra sızar; uyandığında karavan alevler içindedir, kadın ve çocuk yoktur artık — ve adam, arkasına bakmadan koşmaya başlar, güneş doğana kadar koşar, güneş batınca yeniden koşar, beş gün böyle sürer, ta ki insana ait her iz ortadan kayboluncaya dek. Bu uzun monolog, Sam Shepard'ın en şiirsel repliklerinden oluşur ve Stanton'ın kariyerinin doruğu sayılan bir performansla taşınır.

Jane, sesi tanıdıkça çözülmeye başlar; kendi tarafındaki ışığı söndürür ve ayna nihayet bir pencereye dönüşür — ilk kez Travis'i görebilir. Ama dokunma yoktur; camın ayırdığı bu mesafe, geçmişlerinin tam da doğasıdır. Jane'in yanıtı da kendi acısını açığa çıkarır: Travis gittikten sonra aylarca onunla, yokluğunda, kendi kendine konuştuğunu söyler. Ayna aracılığıyla kurulan bu dolaylı itiraf, doğrudan bir yüzleşmeden daha dayanılmaz hâle gelir — çünkü ikisi de birbirlerine bakamadan, birbirlerinin sesini dinleyerek acıyı yeniden yaşarlar.

Sonunda Travis, Hunter'ı Jane'e teslim eder ve sessizce uzaklaşır — pikap kamyonuyla otoyola çıkar, Walt ile Anne'in oteldeki penceresinden, anne ile oğulun yeniden birleştiği anı izler, sonra sürüp gider. Bu final, klasik bir "eve dönüş" biçimini tam tersine çevirir: Travis, aileyi kurtarmak için değil, ailenin arasından kendini çıkarmak için gelmiştir. Sevgisi, kalmak değil, gitmektir.



V. Sözcüklerin Yasını Tuttuğu Yer

Travis'in dilsizliği filmin ilk yarısında bir semptom gibi görünür — travmanın bedene çökmesi, konuşma yetisinin acı karşısında iflası. Ama film ilerledikçe bu sessizlik başka bir anlam kazanır: Travis, dili bilinçli olarak reddetmektedir, çünkü dil ona zarar vermenin aracı olmuştur. Jane'e olan kıskançlığını, öfkesini, kontrol saplantısını hep sözcüklerle ifade etmiş, o sözcükler evliliği paramparça etmiştir. Şimdi sessiz kalmak, bir tür kefarettir — konuşmazsan, zarar veremezsin.

Ama bu strateji de kendi tuzağını kurar. Hunter'la yeniden bağ kurabilmesi için konuşması gerekir; Jane'e söyleyeceklerini anlatabilmesi için de. Filmin asıl draması, Travis'in sessizlikten dile geçiş sancısıdır — ve bu geçiş, Keyhole Club sahnesinde, üçüncü şahıs anlatımının o tuhaf mesafesiyle gerçekleşir. Travis kendi hikâyesini "bir adam" diye anlatarak, dile yeniden girmenin tek yolunun kendinden kaçarak olduğunu keşfeder. İtiraf, ancak kendini bir başkasıymış gibi anlatarak mümkün olur. Bu, dilin yasını tutan bir adamın, dile geri dönerken bulduğu tek çıkış yoludur — doğrudanlığı feda ederek dolaylı bir gerçeği söylemek.

VI. Toprağın Belleği

Wenders'ın çölü, boş bir dekor değildir; bir hafıza deposu gibi işler. Travis'in ilk sahnelerdeki yürüyüşü, kelimenin tam anlamıyla bir amneziden çıkıştır — ama bu unutuş, aslında bir tür öz-koruma biçimidir. Toprak, insan belleğinin taşıyamadığı acıyı üstlenir; kayalar, tozlu yollar, terk edilmiş benzin istasyonları, Travis'in hatırlamaya cesaret edemediği her şeyin fiziksel karşılığı olur. Film boyunca kentleşmiş Amerika (Houston'ın gökdelenleri, LA'in banliyöleri) ile el değmemiş çöl arasındaki karşıtlık, Travis'in içindeki iki benlik arasındaki gerilimi yansıtır: biri toplumsal, aile içi, konuşan adam; diğeri, dile gelmeden önceki, çıplak, sessiz varoluş.

Paris, Texas — filme adını veren, hiç görünmeyen, sadece bir fotoğrafla var olan arazi parçası — bu coğrafi hafızanın en yoğun simgesidir. Travis'in orada doğduğuna, orada gebe kaldığına inandığı (ya da inanmayı seçtiği) bu yer, hiçbir zaman ziyaret edilmez; sadece bir vaat, bir başlangıç noktası fantezisi olarak kalır. Toprağın kendisi hatırlamaz, ama insan ona kendi hatırlamak istediği hikâyeyi yükler. Bu, filmin en derin ironisidir: Travis'in kurtuluş arayışı, var olmayan bir yerin hayaliyle başlar.

VII. Son Söz

Paris, Texas, bir adamın ailesini kurtardığı bir film değildir; bir adamın, sevginin bazen elde tutmak değil bırakmak olduğunu, acı bir şekilde öğrendiği bir filmdir. Travis'in son hareketi bencillik gibi görünebilir — Hunter'ı Jane'e bırakıp gitmek, kolay bir kaçış gibi de okunabilir. Ama Wenders ve Shepard'ın önerdiği daha karmaşık bir şey var: bazı yaralar, yakınlıkla değil mesafeyle iyileşir; bazı aşklar, ancak terk edilerek korunabilir. Travis, kalıp yeniden yıkıcı olmaktansa, gidip anıt olmayı seçer.

Çünkü Travis'in yalnızlığı, filmin başında sandığımız gibi ona dayatılmış bir ceza değildir — sonunda anlarız ki bu, onun kendi eliyle inşa ettiği tek güvenli mesken olmuştur. Çölde bulunduğu ilk kareler bir kurbanın manzarası gibi okunur; oysa o yalnızlık, Travis'in kendini kurduğu bir sığınaktır, çünkü yakınlıkta durduğunda yıkıcı olacağını bilen bir adam için tek etik seçenek, yakınlıktan kaçmaktır. Bu, kaderin ona verdiği bir yazgı değil, kendi kendine verdiği bir hükümdür. Sevdiklerine dokunduğunda onları kirlettiğine ikna olmuş bir adam, dokunmamayı öğrenir — ve bu öğrenme, edilgenlik değil, acı bir eylemliliktir. Filmin sonunda otoyola çıkışı da bu yüzden bir kaçış değil, bir teyittir: Travis, ailesinin yanında kalmanın kendi iyileşmesinin koşulu olmadığını, tam tersine iyileşmenin ancak onlardan uzakta mümkün olabileceğini kabul eder. Yalnızlığı artık bir kayıp değil, seçtiği bir disiplindir — sevginin, sahip olmadan da var olabileceğine dair sessiz bir ısrar.

Film bittiğinde geriye kalan, çözülmüş bir aile değil, yeniden düzenlenmiş bir yaradır. Hunter, annesine kavuşmuştur ama babasını yeniden kaybetmiştir. Jane, oğluna kavuşmuştur ama kimin yanında büyüyeceğini hâlâ bilmemektedir. Walt ile Anne, sevdikleri çocuğu bırakmışlardır. Kazanan yoktur bu hikâyede — sadece, acının biraz daha adil dağıtıldığı bir düzenleme vardır. Ve belki de Paris, Texas'ın asıl büyüklüğü, mutlu sonu reddederek, insanların birbirlerini sevmenin bedelini nasıl ödediğini, hiçbir teselli sunmadan göstermesindedir.

VIII. Bunu Sevdiysen

Wings of Desire (Wim Wenders, 1987) — Aynı yönetmenin bir başka yalnızlık incelemesi. Burada suskun olan bir insan değil, insan olmayı özleyen bir melektir; ama Wenders'ın şehri ve manzarayı bir iç dünyaya dönüştürme biçimi, aynı şiirsel sabırla işler.

The Straight Story (David Lynch, 1999) — Kefaret için yola çıkan yaşlı bir adamın, bu kez bir çim biçme makinesiyle katettiği yolculuğu. Travis gibi Alvin Straight de geçmişiyle barışmak için hızdan feragat eder; ikisi de yolun kendisini bir tür itirafa dönüştürür.

Nebraska (Alexander Payne, 2013) — Kırık bir baba-oğul ilişkisini, tozlu Orta Batı manzaralarında, siyah-beyaz bir melankoliyle anlatır. Travis ile Hunter'ın kırılgan yakınlaşmasının başka bir versiyonunu bulacaksın burada.

Five Easy Pieces (Bob Rafelson, 1970) — Ailesinden kaçan, sınıfından kaçan, kendinden kaçan bir adamın portresi. Travis'in içindeki huzursuz, kaçak özün edebi atası sayılabilir.

Manchester by the Sea (Kenneth Lonergan, 2016) — Kendi geçmişinin yıkıcılığına ikna olmuş, bu yüzden yakınlıktan bilerek kaçan bir adam. Travis'inkiyle aynı ahlaki coğrafyada duran bir suçluluk ve kendini cezalandırma hikâyesi.

Old Joy (Kelly Reichardt, 2006) — Ölçeği çok daha küçük ama ruhu akraba bir film: Amerikan doğasında, iki adamın arasındaki söylenmeyenle örülü bir yürüyüş. Sessizliğin de bir dil olduğuna dair aynı inancı taşır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sans Soleil: Hafızanın Gördüğü Şey Zaman Değildir

Karanlıkta Başlayan Yolculuk   Sinema salonu karardığında, yalnızca ışıklar sönmez. Dış dünyanın gürültüsü de yavaş yavaş geri çekilir. Perde aydınlandığında artık bulunduğumuz yer, fiziksel bir mekândan çok zihinsel bir alandır. Belki de bu yüzden sinema, diğer sanat dallarından farklı olarak hafızaya bu kadar yakındır. Bir romanı okurken kelimeleri takip ederiz; bir resmi incelerken bakışımızı yönlendiririz. Ama bir filmi izlerken, zamanın akışını ödünç alırız.Chris Marker'ın Sans Soleil filmi tam da bu ödünç alınmış zamanın içinde dolaşır. Onu bir belgesel, bir se yahat filmi ya da kişisel bir günlük olarak tanımlamak mümkündür; fakat bunların hiçbiri filmi açıklamaya yetmez. Çünkü Sans Soleil olayları değil, olayların zihinde bıraktığı izleri anlatır. Film boyunca anlatıcı, dünyanın farklı köşelerinden gönderildiği söylenen mektupları okur. Japonya, Gine-Bissau, İzlanda, Fransa... Coğrafyalar değişir; görüntüler değişir; insanlar değişir. Değişmeyen tek şey, hafızanın bu görünt...

A Ay — Karanlığın İçinde Bir Sinema

A Ay — Karanlığın İçinde Bir Sinema  *Reha Erdem, 1988* Bir ev düşünün: gıcırdayan kapıları, dökülen sıvasıyla neredeyse uçurumun kıyısında duran, saatlerin fazlasıyla çoğaldığı bir köşk. İçinde yaşayanlar birbirlerine değil, kendi zamanlarına bakıyorlar. Ve bir kız çocuğu — Yekta — bu evin, bu zamanın, bu sessizliğin ortasında, gitmiş bir annenin hayaletiyle konuşmaya devam ediyor. Reha Erdem'in ilk uzun metrajlı filmi A Ay, tam da bu cümleyle özetlenemeyecek bir şey söylüyor aslında: kayıp, bir kere olup biten bir olay değil, evin duvarlarına, saatlerin tik-taklarına, martıların çığlıklarına sinen sürekli bir haldir. 1988'de, çok kısıtlı bir bütçeyle, Rumelihisarı'ndaki "perili köşk" olarak bilinen bir evde ve Büyükada ile Burgazada'da çekilen film, siyah-beyazın hem estetik hem metafizik bir tercih olduğu, sessiz sinemanın biçimsel hafızasını çağıran, John Donne'dan William Blake'e, Edip Cansever'den Vivaldi'ye uzanan bir referan...
Karanlıkta Bir Sinema — dünya sinemasına ve auteur filmlere dair Türkçe denemeler.