Ana içeriğe atla

Karanlıkta Bir Sinema: The Draughtsman's Contract

  Bir viyola teli gibi gergin bir öğleden sonra ışığında başlar her şey. Çim biçilmiş, meyveler dizilmiş, saçlar pudralanmış, cümleler cilalanmıştır. 1694 İngiltere'sinde bir malikâne, kendi kendini seyreden bir tiyatro sahnesine dönüşmüştür ve içindeki her insan replik söylemektedir — hakikati değil. Peter Greenaway'in 1982 tarihli ilk "konvansiyonel" uzun metrajı The Draughtsman's Contract , bir cinayet gizemi kılığına girmiş bir sanat-iktidar denemesidir; çözülmeyi değil, seyredilmeyi talep eden bir bilmecedir. Michael Nyman'ın Purcell'den devşirdiği barok-punk müziği eşliğinde, bir adam bir malikâneyi çizmeye gelir; tam da mesleğinin gururuyla, gördüğü her şeyi tarafsızca kaydettiğine inanır. Görmek ile anlamak arasındaki o eski uçurum, filmin tam ortasında sırıtarak durur. Adın Sırrı: The Draughtsman's Contract "Draughtsman" kelimesi İngilizcede teknik bir zanaatkârı işaret eder: mimari plan çizen, ölçekle, cetvelle, ızgarayla çalışan ki...

Sans Soleil: Hafızanın Gördüğü Şey Zaman Değildir




Karanlıkta Başlayan Yolculuk 

Sinema salonu karardığında, yalnızca ışıklar sönmez. Dış dünyanın gürültüsü de yavaş yavaş geri çekilir. Perde aydınlandığında artık bulunduğumuz yer, fiziksel bir mekândan çok zihinsel bir alandır. Belki de bu yüzden sinema, diğer sanat dallarından farklı olarak hafızaya bu kadar yakındır. Bir romanı okurken kelimeleri takip ederiz; bir resmi incelerken bakışımızı yönlendiririz. Ama bir filmi izlerken, zamanın akışını ödünç alırız.Chris Marker'ın Sans Soleil filmi tam da bu ödünç alınmış zamanın içinde dolaşır. Onu bir belgesel, bir seyahat filmi ya da kişisel bir günlük olarak tanımlamak mümkündür; fakat bunların hiçbiri filmi açıklamaya yetmez. Çünkü Sans Soleil olayları değil, olayların zihinde bıraktığı izleri anlatır. Film boyunca anlatıcı, dünyanın farklı köşelerinden gönderildiği söylenen mektupları okur. Japonya, Gine-Bissau, İzlanda, Fransa... Coğrafyalar değişir; görüntüler değişir; insanlar değişir. Değişmeyen tek şey, hafızanın bu görüntüler arasında kurduğu görünmez bağdır.İşte Sans Soleil tam da burada alışıldık sinema anlayışından ayrılır. Çoğu film bize "ne olduğunu" anlatır. Marker ise başka bir sorunun peşindedir:Bir şeyi hatırlamak gerçekten onu yeniden yaşamak mıdır? Bu soru, filmin merkezinde sessizce büyür. Ve belki de filmin hiçbir zaman kesin bir cevap vermemesinin nedeni budur. Çünkü hafıza cevaplarla değil, eksik parçalarla çalışır.
Hafıza Bir Arşiv Değil, Yeniden Yazımdır 

 İnsan hafızasını çoğu zaman bir kütüphane gibi düşünür. Sanki yaşadığımız her an, zihnimizin raflarında eksiksiz biçimde saklanıyormuş gibi...Oysa hafıza böyle işlemez.Bir çocukluk gününü hatırladığımızda aslında o günü değil, o güne dair son hatırlayışımızı hatırlarız. Her anı, her yeniden çağrılışında biraz daha değişir. Bir yüz bulanıklaşır, bir ses başka bir sesle karışır, hiç yaşanmamış ayrıntılar gerçeğin içine yerleşir.Chris Marker bunu anlatmak için psikoloji kitaplarına başvurmaz. Bunun yerine bir kediyi, tren camından dışarı bakan bir kadını ya da Tokyo metrosunda uyuyan bir yolcuyu gösterir.Çünkü bazen tek bir görüntü, onlarca sayfa teoriden daha fazlasını anlatabilir.Fransız filozof Henri Bergson, hafızanın geçmişi saklayan bir depo olmadığını söyler. Ona göre geçmiş hiçbir zaman gerçekten geride kalmaz; bugünün içinde yaşamaya devam eder. Şimdi dediğimiz an bile, geçmişin sürekli yeniden şekillenmesinden ibarettir.Sans Soleil tam olarak böyle işler.Film ileri gitmez.Geri de dönmez.Sadece hafızanın hareket ettiği gibi hareket eder.Bir düşünceden diğerine...Bir yüzden başka bir yüze...Bir ülkeden başka bir zamana...Ve izleyici fark etmeden bu akışın içine karışır.Belki de filmin en büyük başarısı budur:Bir filmi izlediğimizi unutturması.Sanki kendi zihnimizin içinde dolaşıyormuşuz hissini yaratması.

Hafızanın Coğrafyası 

 Sans Soleil üzerine düşünürken akla gelen ilk kelime "hafıza"dır. Fakat Chris Marker'ın ilgilendiği hafıza, nostaljik bir özlem ya da geçmişe duyulan romantik bir bağlılık değildir. Onun hafızası, sürekli hareket eden, eksilen, çoğalan ve her hatırlayışta yeniden şekillenen canlı bir organizmadır. Filmin yapısı da tam olarak bunu yansıtır. Alışık olduğumuz anlatı sineması neden-sonuç ilişkisi üzerine kuruludur. Bir olay diğerini doğurur; karakterler değişir, çatışmalar çözülür ve film bir sonuca ulaşır. Marker ise bu düzeni bilinçli olarak reddeder. Çünkü insan zihni böyle çalışmaz. Kimse çocukluğunu kronolojik sırayla hatırlamaz. Bir şarkı, yıllardır unutulmuş bir yaz akşamını geri getirebilir. Sokakta rastlanan yabancı bir yüz, yıllar önce kaybedilmiş bir arkadaşın siluetini taşıyabilir. Bir koku, unutulduğu sanılan bir evi yeniden inşa edebilir. Hafıza doğrusal değildir; çağrışımsaldır. Bu noktada Fransız filozof Henri Bergson'un "süre" (*durée*) kavramı filmi anlamak için güçlü bir anahtar sunar. Bergson'a göre zaman, saatlerin ölçtüğü dakikalar değildir. Gerçek zaman, bilincin içinde akan kesintisiz bir deneyimdir. Geçmiş hiçbir zaman tamamen geride kalmaz; her an, şimdinin içine sızar. Sans Soleil tam da bu "süre"nin sinemasıdır. Film bize zamanı göstermez. Zamanın hissini gösterir. Bu nedenle görüntüler arasında kesin sınırlar yoktur. Japonya'daki bir festivalden Gine-Bissau'daki çocuklara geçerken mekân değişir, fakat duygu değişmez. Çünkü Marker için coğrafya fiziksel değil, zihinseldir. Dünya haritası, filmin içinde yavaş yavaş bir hafıza haritasına dönüşür. Burada Japonya özel bir yere sahiptir. Marker'ın Japonya'sı turistik kartpostallardan oluşmaz. Tapınakları ya da neon ışıkları göstermekle ilgilenmez. Onun kamerası, metroda uyuklayan insanlara, oyun salonlarında zaman geçiren çocuklara, sokakta yürüyen yaşlılara takılır. Çünkü tarihin büyük anlatıları değil, gündelik hayatın küçük ritüelleri ilgisini çeker. Walter Benjamin, modern hayatın insanı sürekli yeni görüntülere maruz bıraktığını ve bu yüzden deneyimin parçalandığını söyler. Kent insanı, artık yaşadıklarını derinlemesine deneyimlemek yerine onları hızla tüketmeye başlar. Marker'ın kamerası ise bu hızın tam karşısında durur. Israrla bekler. Aynı yüzün üzerinde birkaç saniye daha kalır. Bir kediyi izlemekten çekinmez. Rüzgârın ağaçları nasıl hareket ettirdiğini önemser. Çünkü bazen hakikat, büyük olayların içinde değil, kimsenin fark etmediği küçük ayrıntılarda saklıdır. Bugün telefonlarımız binlerce fotoğrafla dolu. Her anı kaydedebiliyoruz. Fakat buna rağmen geçmişi hatırlamakta hiç olmadığı kadar zorlanıyoruz. Görüntülerin sayısı arttıkça, onların ağırlığı azalmaya başlıyor. *Sans Soleil* bu dijital çağdan onlarca yıl önce çekilmiş olmasına rağmen sanki bugünü öngörüyor. Film, görüntülerin çoğalmasının hafızayı güçlendirmediğini; bazen tam tersine onu bulanıklaştırdığını hissettiriyor. Belki de bu yüzden Marker'ın kamerası hiçbir zaman görüntüyü bir kanıt olarak sunmaz. Onun için görüntü, gerçeğin belgesi değildir. Görüntü, gerçeğin hatırlandığı andaki hâlidir. Ve bu ikisi aynı şey değildir. Filmin en büyük başarısı da burada yatar. Bize hafızanın güvenilmez olduğunu söylemez; hafızanın zaten güvenilmez olduğu için insan olduğunu gösterir. Unutmak bir kusur değil, hatırlamanın ayrılmaz bir parçasıdır. Belki de insanı insan yapan şey, eksiksiz hatırlayabilmesi değil; eksik parçalarla kendine bir hayat hikâyesi kurabilmesidir. *Sans Soleil* tam da bu hikâyenin peşindedir.
Zamanın İmgesi: Chris Marker Neden Hikâye Anlatmaz? 

 Sinemaya alışkın bir izleyici, farkında olmadan bazı beklentiler geliştirir. Bir karakter vardır. Onun bir amacı vardır. Karşısına engeller çıkar. Film ilerledikçe bu engeller aşılır ya da aşılamaz ve sonunda bir sonuca ulaşılır. *Sans Soleil* ise bu beklentilerin hiçbirini karşılamaz. Filmin belirgin bir kahramanı yoktur. Çatışması yoktur. Doruk noktası yoktur. Hatta geleneksel anlamda bir sonu bile yoktur. Buna rağmen izleyici, filmin sonunda tamamlanmış bir deneyim yaşamış gibi hisseder. Peki neden? Bu soruya yaklaşmanın yollarından biri, Fransız filozof Gilles Deleuze'ün sinema üzerine geliştirdiği "zaman-imge" kavramından geçer. Deleuze'e göre klasik sinema, hareketin sinemasıdır. Olaylar birbirini takip eder; nedenler sonuçları doğurur; zaman, hareketin içinde görünür hâle gelir. Modern sinemadaysa durum değişir. Artık hareket zamanı açıklamaz. Zamanın kendisi görünür olur. İşte *Sans Soleil* tam da bu nedenle bir "zaman filmi"dir. Chris Marker'ın kamerası çoğu zaman hiçbir şeyi açıklamaya çalışmaz. Bir yüzü uzun süre izler. Bir trenin camından dışarı bakan bir yolcuyu sessizce takip eder. Kediler, sokaklar, boş meydanlar, televizyon ekranları… Bu görüntüler bir olay örgüsüne hizmet etmez. Onlar kendi başlarına var olurlar. Sanki kamera, dünyayı anlamaya değil; onunla birlikte düşünmeye çalışmaktadır. Belki de bu yüzden film boyunca sık sık bir duraksama hissederiz. Marker, izleyiciyi bir sonraki olaya sürüklemez. Aksine, onu bir görüntünün içinde biraz daha kalmaya davet eder. Günümüz sinemasında alışık olduğumuz hızın tam tersine, burada zaman genişler. Bir bakış, bir sessizlik ya da bir sokak görüntüsü beklenmedik bir derinlik kazanır. Bu anlarda film bize şunu hatırlatır: Görmek ile bakmak aynı şey değildir. Çoğu zaman bakarız ama görmeyiz. Çünkü zihnimiz sürekli bir sonraki ana geçmek ister. Oysa *Sans Soleil* ilerlemek istemez. Durmak ister. Belki de düşünmenin ilk koşulu budur. Dünyanın önünde biraz daha oyalanabilmek. Filmde tekrar tekrar karşımıza çıkan Japon görüntüleri de bu yüzden yalnızca Japonya'yı anlatmaz. Marker için Tokyo, teknolojinin ya da modernliğin simgesi değildir. O şehir, hafızanın nasıl çalıştığını gözlemleyebileceği büyük bir organizmaya dönüşür. Kalabalığın içinde yürüyen insanlar... Metroda uyuyan yolcular... Video oyun salonlarında saatlerini geçiren çocuklar... Tapınakların sessizliği ile neon ışıklarının aynı kadrajda buluşması... Bütün bunlar, zamanın farklı katmanlarının aynı anda var olabileceğini gösterir. Geçmiş ile gelecek birbirini dışlamaz. Aynı görüntünün içinde birlikte yaşarlar. Belki de Marker'ın sineması bu yüzden hâlâ güncel hissedilir. Çünkü o, geleceği tahmin etmeye çalışmaz. İnsan zihninin değişmeyen yapısını gözlemler. Bugün telefonlarımızda binlerce video taşıyoruz. Her gün yüzlerce görüntü görüyoruz. Fakat bunların ne kadarı gerçekten hafızamızda yer ediyor? Belki de sorun görüntülerin azlığı değildir. Sorun, onlara bakacak zamanımızın kalmamış olmasıdır. Chris Marker'ın kamerası tam burada bize karşı çıkar. Her görüntünün biraz daha uzun sürmesini ister. Çünkü bazı hakikatler yalnızca yavaşlayan zamanın içinde görünür hâle gelir. Ve belki de *Sans Soleil*'in en radikal yanı budur. Bize yeni görüntüler göstermesi değil. Görüntülere yeniden bakmayı öğretmesi.
Görüntünün Hafızası: Walter Benjamin ve Kaybolan Aura 

 Chris Marker'ın kamerası, dünyayı belgeleyen bir göz gibi çalışmaz. O, görüntüyü olduğu gibi kaydetmekten çok, onun zaman içindeki dönüşümünü izler. Bu yüzden *Sans Soleil*'de gördüğümüz hiçbir görüntü yalnızca "orada olmuş" bir olay değildir; her biri hatırlanmış, yeniden düşünülmüş ve başka imgelerle yan yana getirilmiş bir hafıza parçasıdır. Bu noktada Walter Benjamin'in şu sorusu önem kazanır: Bir görüntü, tekrar tekrar üretildiğinde geriye ne kalır? Benjamin, modern teknolojinin sanat eserini çoğaltılabilir hâle getirdiğini söyler. Fotoğraf ve sinema sayesinde bir görüntü artık tek bir yere ait değildir; sonsuz kez kopyalanabilir. Bunun sonucunda eserin "aurası" zayıflar. Yani onun belirli bir zamana, belirli bir mekâna ve tekilliğine bağlı olan varlığı dönüşür. İlk bakışta Marker'ın sineması bu düşünceyi doğruluyor gibi görünür. Film boyunca televizyon ekranları, video kayıtları ve elektronik görüntüler karşımıza çıkar. Özellikle Japon sanatçı Hayao Yamaneko'nun elektronik olarak dönüştürdüğü görüntüler, gerçek ile temsil arasındaki sınırları bulanıklaştırır. Renkler bozulur, yüzler erir, hareketler dijital bir hayal gibi titreşir. Ancak Marker burada durmaz. Çünkü onu ilgilendiren şey, görüntünün gerçekliği değil; görüntünün hafızada bıraktığı izdir. Bir görüntü defalarca değiştirilebilir. Renkleri bozulabilir. Çözünürlüğü düşebilir. Elektronik parazitlerle kaplanabilir. Yine de o görüntü, izleyenin zihninde yeni bir anlam üretmeye devam eder. Belki de *Sans Soleil*'in Benjamin'den ayrıldığı yer tam burasıdır. Benjamin, mekanik yeniden üretimin aurayı zayıflattığını söylerken; Marker sanki başka bir ihtimali araştırır. Belki aura tamamen kaybolmaz. Belki yalnızca yer değiştirir. Artık görüntünün içinde değildir. Onu hatırlayan kişidedir. Bu nedenle *Sans Soleil* aynı filmi izleyen iki kişide asla aynı etkiyi bırakmaz. Çünkü film, anlamını kendi görüntülerinden çok, izleyicinin belleğinden alır. Her seyirci, eksik parçaları kendi anılarıyla tamamlar. Bu yüzden Marker'ın sineması pasif bir seyir istemez. İzleyicisini ortak yazar hâline getirir. Filmin eksik bıraktığı yerleri, hafızamız tamamlar. Belki de bu nedenle *Sans Soleil*'i yıllar sonra yeniden izlediğimizde başka bir filmle karşılaşmış gibi hissederiz. Oysa değişen film değildir. Değişen, filmi hatırlayan kişidir.
Dijital Çağda Sans Soleil 

 *Sans Soleil* 1983 yılında çekildi. İnternet yoktu. Sosyal medya yoktu. Cep telefonları günlük hayatın bir parçası değildi. Buna rağmen film, bugün yaşadığımız dünyayı şaşırtıcı bir berraklıkla hissettirir. Her gün yüzlerce görüntü tüketiyoruz. Fotoğraflar çekiyor, videolar kaydediyor, hikâyeler paylaşıyor, birkaç saniye sonra yenilerine geçiyoruz. Görüntü üretmek hiç olmadığı kadar kolaylaştı. Fakat aynı ölçüde zorlaşan başka bir şey var: Hatırlamak. Dijital arşivler büyüdükçe kişisel hafızamız küçülüyor gibi hissediyoruz. Çünkü artık bir anıyı zihnimizde taşımak yerine, onu bir cihaza emanet ediyoruz. Marker'ın kamerası ise bunun tam tersini öneriyor. Hiçbir görüntü tek başına yeterli değildir. Onu anlamlı kılan şey, bizim onunla kurduğumuz ilişkidir. Belki de bu yüzden *Sans Soleil* yalnızca geçmiş hakkında değildir. Bugün hakkında da değildir. İnsan zihninin zaman karşısındaki kırılganlığı hakkındadır. Ve bu kırılganlık, teknoloji ne kadar değişirse değişsin aynı kalacaktır.
Sonuç: Film Biter, Hafıza Devam Eder 

 Chris Marker'ın *Sans Soleil*'i üzerine düşünürken insan ister istemez şu soruyla baş başa kalıyor: Sinema gerçekten neyi kaydeder? Kameranın önünde yaşanan bir olayı mı? Yoksa o olayın, yıllar sonra hafızamızda bıraktığı silik izi mi? Belki de sinemanın en büyük yanılsaması, zamanı durdurabildiğine bizi inandırmasıdır. Bir film karesi, bir insanın gülümsemesini, yürüyüşünü ya da sesini onlarca yıl boyunca saklayabilir. Fakat hiçbir kamera, o anın hissini eksiksiz koruyamaz. Çünkü his, görüntüde değil; onu yeniden yaşayan zihinde doğar. İşte *Sans Soleil* bu yüzden benzersizdir. Marker, kamerasını geçmişi muhafaza eden bir makine gibi kullanmaz. Onun için sinema, hatırlamanın ta kendisidir. Eksilten, değiştiren, yeniden kuran ve bazen hiç yaşanmamış anıları bile gerçekmiş gibi hissettiren bir hatırlama biçimi. Film boyunca karşılaştığımız yüzler, şehirler ve manzaralar bir süre sonra birbirine karışır. Tokyo artık yalnızca Tokyo değildir; çocukların kahkahası yalnızca o ana ait değildir; İzlanda'daki boş sokaklar yalnızca bir coğrafyayı temsil etmez. Her görüntü, başka bir görüntünün yankısına dönüşür. Marker'ın sineması, dünyayı olduğu gibi göstermek yerine, hafızanın dünyayı nasıl yeniden yarattığını gösterir. Belki de bu yüzden *Sans Soleil* ilk izleyişte tam anlamıyla kavranabilecek bir film değildir. O, tekrar tekrar dönülen, her izleyişte başka bir ayrıntısını açığa çıkaran bir düşünce alanıdır. Filmi yeniden izlediğinizde değişen görüntüler değil, onlara bakan siz olursunuz. Bu yönüyle *Sans Soleil*, modern sinemanın en cesur sorularından birini sorar: Bir anıyı hatırladığımızda gerçekten geçmişe mi bakarız, yoksa bugünkü benliğimizin geçmişi yeniden yazışını mı izleriz? Bu sorunun kesin bir cevabı yoktur. Belki Chris Marker da bunu hiç istememiştir. Çünkü bazı filmler, cevap vermek için değil; bizi daha iyi sorularla baş başa bırakmak için vardır. *Sans Soleil* tam da böyle bir filmdir. Jenerik aktığında film bitmez. Perde kararır, salon aydınlanır, insanlar ayağa kalkar. Ama zihnimizde bir görüntü kalır. Belki bir kedinin bakışı. Belki tren camından dışarı bakan bir kadın. Belki de hiçbirini tam olarak hatırlamayız. Yine de onların bıraktığı duygu bizimle yürümeye devam eder. Ve belki sinema, tam da budur. Karanlık bir salonda iki saat geçirmek değil. Kendi hafızamızın içinde, yıllarca sürecek bir yolculuğa çıkmak. 

 *In the dark of a cinema, we don't only watch films.* *Sometimes, we quietly watch ourselves remembering.*
Mektuplar, Yolculuklar ve Hatırlamanın Biçimi 

 *Sans Soleil*'i benzersiz yapan yalnızca görüntüleri değildir. Filmin anlatım biçimi de en az görüntüler kadar önemlidir. Film, dünyanın farklı yerlerinden gönderildiği söylenen mektupların bir kadın sesi tarafından okunması üzerine kuruludur. Mektupları yazan kameraman Sandor Krasna gerçek değildir; Chris Marker'ın yarattığı bir anlatıcıdır. Bu tercih tesadüf değildir. Çünkü mektup, sinemanın yapamadığı bir şeyi yapar: Görüntülerin içine düşünceyi yerleştirir. Mektuplar her zaman eksiktir. Bir mektup yazılırken, yazan kişi alıcının ne düşündüğünü bilemez. Arada zaman vardır, mesafe vardır, sessizlik vardır. Marker'ın sesi de tam bu boşluklarda dolaşır. Gördüğümüz görüntüleri açıklamaz; onlarla konuşur. Bazen bir Japon tapınağını izlerken Afrika'dan söz eder. Bazen İzlanda'daki üç çocuğun görüntüsü eşliğinde unutmanın imkânsızlığını düşünür. Bu yüzden *Sans Soleil*'de ses ve görüntü aynı şeyi anlatmaz. Aralarında sürekli bir gerilim vardır. Jean-Luc Godard bir yerde "Sinema, görünen ile söylenen arasındaki ilişkidir." der. Marker bu ilişkiyi daha da ileri taşır. Görüntüler konuşmaz, ses açıklamaz. İkisi birbirini tamamlamak yerine birbirini sorgular. Seyirci ise bu iki katman arasında kendi anlamını kurmak zorunda kalır. Belki de bu nedenle *Sans Soleil* izleyicisinden sabır ister. Film, hazır anlamlar sunmaz. Anlam üretme sorumluluğunu seyirciye bırakır. Bu tavır, günümüz sinemasında giderek daha az rastlanan bir cesarettir. Çünkü bugün birçok film, seyircinin ne hissedeceğini bile önceden belirlemek ister. Müzik yükselir, kamera yaklaşır, karakter ağlar ve bize de üzülmemiz gerektiği söylenir. Marker ise tam tersini yapar. Bir kediyi gösterir. Ve susar. O sessizliği neyle dolduracağımıza biz karar veririz.

Chris Marker'ın Kamerası: Göz Değil, Bellek

Çoğu yönetmen kamerasını bir pencere gibi kullanır. Kamera dünyaya açılır; olanı gösterir. Marker'ın kamerası ise bir pencere değil, bir hafızadır. Onun görüntüleri hiçbir zaman tarafsız değildir. Kadrajın içinde görünen kadar görünmeyen de önemlidir. Kamera bazen bir yüzün üzerinde gereğinden uzun kalır. Bazen tam önemli bir şey olacakmış gibi hissederken başka bir görüntüye geçer. Bu seçimler rastgele değildir. Çünkü hafıza da tam olarak böyle çalışır. Hayatımızın en önemli günlerinden bazılarını neredeyse hiç hatırlamayız. Buna karşılık çocukken kaldırımda gördüğümüz sarı bir yaprak ya da yağmurdan sonra asfaltın kokusu yıllarca zihnimizde yaşayabilir. Hafıza mantıklı değildir. Şiirseldir. Marker'ın montajı da bu şiirselliğin peşindedir. Bu nedenle *Sans Soleil*'de kurgu, görüntüleri birbirine bağlayan teknik bir işlem olmaktan çıkar. Kurgu, düşünmenin kendisine dönüşür. Bir görüntünün anlamı, ondan önce ya da sonra gelen görüntüyle değişir. Aynı yüz, başka bir cümlenin yanında bambaşka bir anlam kazanabilir. Belki de Marker'ın en büyük keşfi budur. Sinemanın yalnızca zamanı kaydedebileceğini değil, zamanı düşünebileceğini göstermesi. Bu yüzden *Sans Soleil* yalnızca bir film değildir. Düşünmenin sinemadaki biçimlerinden biridir.

La Jetée'den Sans Soleil'e: Hatırlamanın İmkânsızlığı 

Chris Marker'ın sinemasını tek bir film üzerinden anlamaya çalışmak her zaman eksik kalacaktır. Çünkü onun filmleri birbirleriyle konuşur. Birinde sorulan soru, diğerinde başka bir biçimde geri döner. Bu nedenle *Sans Soleil* üzerine düşünürken Marker'ın 1962 tarihli kısa filmi *La Jetée*'yi hatırlamamak mümkün değildir. İlk bakışta bu iki film arasında büyük farklar vardır. *La Jetée*, nükleer savaş sonrasında geçen bilimkurgu öğeleri taşıyan bir hikâyedir. *Sans Soleil* ise dünyanın farklı köşelerinde çekilmiş görüntülerden oluşan kişisel bir denemedir. Ancak bu iki filmi birbirine bağlayan görünmez bir damar vardır: **Hafıza.** *La Jetée* tek bir çocukluk anısının insan hayatını nasıl belirleyebileceğini anlatır. Filmin kahramanı, çocukken bir havaalanında gördüğü görüntünün peşinden bütün yaşamı boyunca sürüklenir. O görüntü yalnızca bir anı değildir; kaderidir. *Sans Soleil* ise aynı soruyu daha sessiz bir biçimde sorar. Ya anılarımız da böyleyse? Ya bizi biz yapan şey, yaşadıklarımız değil de hatırlamayı seçtiklerimizse? Marker'ın sinemasında hafıza hiçbir zaman güvenilir değildir. Ama bu, hafızanın değersiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, hafızanın kırılganlığı onu insan yapan şeydir. Bir kamera gördüğünü kaydedebilir. Ama insan, gördüğünü hiçbir zaman olduğu gibi hatırlamaz. Araya zaman girer. Özlem girer. Pişmanlık girer. Unutma girer. Ve bütün bunlar geçmişi sessizce değiştirir. Belki de bu yüzden Marker'ın filmlerinde kesin doğrular yoktur. Anlatıcı sık sık emin olmadığını hissettirir. Görüntüler birbirini doğrulamak yerine birbirini sorgular. Film, izleyiciye güvenilir bir anlatıcı sunmaz; çünkü insan zihni zaten güvenilir bir anlatıcı değildir. Bu tercih, sinemanın doğasına dair önemli bir düşünceyi de beraberinde getirir. Fotoğraf makinesi ışığı kaydeder. Kamera hareketi kaydeder. Ama sinema bunlardan fazlasını yapabilir. Sinema, hatırlama biçimimizi görünür kılabilir. Chris Marker'ın en büyük katkılarından biri de budur. Sinemayı yalnızca hikâye anlatan bir araç olmaktan çıkarıp düşüncenin, hafızanın ve zamanın araştırıldığı bir alana dönüştürmesi. Bu nedenle *Sans Soleil* üzerine yazmak yalnızca bir film üzerine yazmak değildir. Aynı zamanda insan zihninin nasıl çalıştığı üzerine düşünmektir. Belki de Marker'ın bütün sineması tek bir cümleye indirgenebilir: İnsan geçmişte yaşamaz. İnsan, geçmişi hatırladığı biçimde yaşar.
Sonsöz: Karanlıkta Başlayan Diyalog 

 Bir sinema salonunda herkes aynı perdeye bakar. Ama kimse aynı filmi izlemez. Çünkü perdeye yansıyan görüntüler ortak olsa da onları karşılayan hafıza her zaman kişiseldir. Belki de bu yüzden bazı filmler yıllar geçtikçe büyür. Onlar değişmez. Değişen biziz. *Sans Soleil* de böyle bir film. Onu ilk izlediğimde bir yolculuk filmi gibi görünmüştü. Sonra hafıza üzerine bir deneme olduğunu düşündüm. Yıllar sonra yeniden izlediğimde ise asıl konusunun zaman olmadığını fark ettim. Asıl konusu, insanın kendi geçmişini hiçbir zaman tam olarak geri çağıramayacağıydı. Belki sinema da bunun içindir. Unuttuklarımızı geri getirmek için değil. Unutmanın nasıl bir şey olduğunu hissettirmek için. Karanlık bir salonda otururuz. Perde aydınlanır. İki saat boyunca başkalarının görüntülerini izlediğimizi sanırız. Sonra ışıklar yanar. Salondan çıkarız. Ve fark ederiz ki, bütün o süre boyunca izlediğimiz şey aslında kendi hafızamızdır. İşte bu yüzden *Sans Soleil* yalnızca izlenen filmlerden biri değildir. O, insanın kendi zihniyle yaptığı en sessiz konuşmalardan biridir. Ve belki de gerçekten büyük filmler, tam da bu yüzden hiçbir zaman sona ermez. Onlar, jenerikten sonra hafızamızda yaşamaya devam eder. 

Karanlıkta Bir Sinema Temmuz 2026

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Paris, Texas: Sesini Kaybetmiş Bir Adamın Coğrafyası

  I. Açılış Bir adam çölden çıkıyor. Kırmızı bir beyzbol şapkası, tozlu bir takım elbise, bomboş bir su matarası. Konuşmuyor. Dört gündür, belki dört yıldır konuşmuyor. Wim Wenders'ın 1984 tarihli Paris, Texas 'ı işte böyle başlar — bir figürle, bir toprak parçasıyla ve aralarındaki farkın giderek silindiği bir sessizlikle. Travis Henderson, Big Bend'in kavurucu ıssızlığında yürürken kamera onu bir peyzaj unsuru gibi çerçeveler; adam neredeyse kayalıklardan, çalılıklardan ayırt edilemez. Bu, filmin bütün mimarisini önceden haber veren bir görüntüdür: Travis, insan olmaktan çıkıp manzaraya karışmış bir bedendir, ve film boyunca yapacağı tek şey, o manzaradan sözcük sözcük geri dönmektir. Sam Shepard'ın kaleme aldığı senaryo, kayıp bir adamın hikâyesini anlatırken aslında Amerika'nın kendisine dair bir hikâye anlatır — neon tabelalarla süslenmiş, otoyollarla parçalanmış, aile denen efsaneyi hâlâ terk edemeyen bir ülke. Ama Paris, Texas bir ulus portresi olmaktan ö...

A Ay — Karanlığın İçinde Bir Sinema

A Ay — Karanlığın İçinde Bir Sinema  *Reha Erdem, 1988* Bir ev düşünün: gıcırdayan kapıları, dökülen sıvasıyla neredeyse uçurumun kıyısında duran, saatlerin fazlasıyla çoğaldığı bir köşk. İçinde yaşayanlar birbirlerine değil, kendi zamanlarına bakıyorlar. Ve bir kız çocuğu — Yekta — bu evin, bu zamanın, bu sessizliğin ortasında, gitmiş bir annenin hayaletiyle konuşmaya devam ediyor. Reha Erdem'in ilk uzun metrajlı filmi A Ay, tam da bu cümleyle özetlenemeyecek bir şey söylüyor aslında: kayıp, bir kere olup biten bir olay değil, evin duvarlarına, saatlerin tik-taklarına, martıların çığlıklarına sinen sürekli bir haldir. 1988'de, çok kısıtlı bir bütçeyle, Rumelihisarı'ndaki "perili köşk" olarak bilinen bir evde ve Büyükada ile Burgazada'da çekilen film, siyah-beyazın hem estetik hem metafizik bir tercih olduğu, sessiz sinemanın biçimsel hafızasını çağıran, John Donne'dan William Blake'e, Edip Cansever'den Vivaldi'ye uzanan bir referan...
Karanlıkta Bir Sinema — dünya sinemasına ve auteur filmlere dair Türkçe denemeler.