Lazzaro Felice: Zamanın Isırmadığı Adam
Bir yüzü hatırlarsınız önce. Güneşten kavrulmuş, çilesiz, hesapsız bir yüz. "Lazzaro" derler ona, ve o gelir. Tepenin üstünde bir ışık yanmıyorsa koşar, bir sepet ağırsa omzuna alır, biri "otur" derse oturur, "kalk" derse kalkar. Kimse ona neden sorusunu sormaz çünkü o soruyu hiç sormaz. Alice Rohrwacher'in 2018 tarihli Lazzaro Felice'si, tam da bu sorgusuzluğun üzerine kurulu bir dünyada başlar — ve bizi, kendi sorgusuzluğumuzun ne kadar rahat bir yer olduğunu fark ettirmeden, oradan çıkarıp fırlatır.
Film, İtalya'nın ıssız bir vadisinde, Inviolata çiftliğinde geçer. Elli dört kişilik bir topluluk, tütün tarlalarında, "Sigara Kraliçesi" lakaplı Markiz Alfonsina de Luna'ya olan bitmeyen bir borcu ödemek için çalışır durur. Sahne öyle eskidir ki 1950'lerde geçtiğini düşünürsünüz — ta ki bir motosiklet, bir kaset çalar, bir helikopter beliriverene kadar. O zaman anlarsınız: Bu bir tarihî drama değil. Bu, hâlâ süren bir şey.
Adın Sırrı: Lazzaro Felice
İtalyanca başlık iki kelimeden kurulu ve ikisi de tuzak. "Lazzaro" — İncil'deki Lazarus'un İtalyancası, ölümden dördüncü günde dirilen adam. "Felice" — mutlu, bahtlı, kutlu. Yan yana geldiklerinde tuhaf bir gerilim doğar: Ölmüş ve dirilmiş birine neden "mutlu" dersiniz? Filmin İngilizce başlığı, Happy as Lazzaro, bu gerilimi bir benzetmeye çevirip yumuşatır — sanki "Lazzaro gibi mutlu" demek, gündelik bir deyimmiş gibi. Ama İtalyanca başlık bunu yapmaz; adı doğrudan bir sıfatla birleştirir, sanki "mutlu" onun soyadıymış gibi.
Ve film, bu adı gerçekten hak eder hale getirir — hem de en acımasız yoldan. Ortasında, Lazzaro gerçekten "ölür": bir uçurumdan düşer, kaybolur, ve yıllar sonra hiç yaşlanmamış olarak uyanır. Bu, ismin filme yerleştirdiği ilk mucizedir. Ama asıl mucize — ya da asıl ironi — sonda gelir: Lazzaro bu sefer gerçekten, geri dönüşsüz biçimde ölür, ve kimse onu diriltmez. İncil'deki Lazarus'un hikâyesi bir kurtuluşla biter; Rohrwacher'in Lazzaro'sunun hikâyesi bir sokak dayağıyla. Başlıktaki "felice" kelimesi, filmin sonunda artık bir soru değil, kanlı bir alaydır — ya da tam tersine, gerçek bir vaaddir. Rohrwacher, hangisi olduğuna karar vermenizi istemez.
Rohrwacher'in Planı
Tutku nereden geliyordu
Alice Rohrwacher, 1981'de Toskana kırsalında doğdu; Alman bir baba (arıcılıkla uğraşan biri) ile İtalyan bir annenin kızı. Torino'da edebiyat ve senaryo eğitimi aldı, ilk temasını sinemayla bir belgeselde kurdu: Un Piccolo Spettacolo (2005), taşrayı dolaşan bir sirk ailesini izleyen bir çalışma — kenarda kalmışlara, gerçek ailelere, kurulmuş ya da bulunmuş topluluklara duyduğu ilginin ilk izi.
İlk uzun metrajı Corpo Celeste (2011), Calabria'ya dönen bir kızın beden ve inanç arasındaki ilk sorgulamalarını anlatır; ikincisi Le Meraviglie / The Wonders (2014), arıcılıkla geçinen taşralı bir ailenin gerçeklik televizyonuyla karşılaşmasını konu edinir ve kardeşi Alba Rohrwacher'i başrole taşır. Her iki filmde de aynı formül işler: belgesel çıplaklığında bir gerçekçilik, ama arada bir gerçeküstüne kayan, açıklanmayan bir büyü kırıntısı. Eleştirmenler onu sık sık De Sica'nın neorealist bakışıyla Fellini'nin düşsel eğilimini uzlaştıran, Pasolini'den Rossellini'ye uzanan bir soyun mirasçısı olarak tarif eder — kırsal İtalya'yı hem belgesel bir dikkatle hem de bir efsane olarak gören bir bakış.
Lazzaro Felice, bu iki filmin ardından, Rohrwacher'in kendi tabiriyle The Wonders ile bir üçlemenin ikinci ayağı olarak tasarlanmıştı — kırsal İtalya'nın, modernliğin baskısı altında çözülüşünü izleyen bir dizi. Ama bu kez ilham, kurgudan değil, gerçek bir gazete haberinden geliyordu: 1990'larda ortaya çıkan, İtalya'da toprak ağalarının, feodal ortakçılık (mezzadria)[^2] yasayla kaldırılmış olmasına rağmen, işçileri yıllarca bu yasağı bilmeden, dışarıyla bağlantısı kesilmiş bir çiftlikte köle gibi çalıştırdığı gerçek bir dava. Rohrwacher'in niyeti, bu somut skandalı, zamanın kendisini bir aldatmaca hâline getiren bir masala dönüştürmekti.
[^2]: Mezzadria: toprak sahibinin arazi ve araçları, çiftçi ailenin emeği verdiği, ürünün genelde yarı yarıya paylaşıldığı İtalyan ortakçılık sistemi. Kâğıt üzerinde ortaklık gibi görünse de pratikte çiftçiyi sürekli borçlu ve bağımlı tutan bir düzendi.
Üç Aşamalı Tuzak
Rohrwacher'in planı üç katmanlı bir tuzak kurar — ve her katman, izleyiciyi filmin karakterleriyle aynı yanılgıya düşürmeyi hedefler.
Birinci tuzak, zamansızlık tuzağıdır. Film, bir dönem draması gibi açılır; giysiler, aletler, ışık öyle eskidir ki 1950'leri düşünürsünüz. Rohrwacher bu yanılsamayı bilerek uzatır, sonra tek tek anakronik ayrıntılarla (bir kaset çalar, bir motosiklet, sonunda bir polis helikopteri) çürütür. İzleyici, Inviolata'nın işçileriyle aynı anda uyanır: Bu geçmiş değil, hâlâ süren bir şimdi. Biçim, suçun kendisini taklit eder — dış dünyadan izole edilmiş işçiler nasıl zamanın neresinde olduklarını bilmiyorlarsa, izleyici de öyle bilmez.
İkinci tuzak, düşüş ve diriliş tuzağıdır. Filmin tam ortasında Lazzaro bir uçurumdan düşer, "ölür," ve yıllar sonra hiç yaşlanmamış olarak uyanır. Bu an, filmi ikiye böler — neredeyse iki ayrı filme. Rohrwacher, bu kopuşu yumuşatmak yerine sertleştirir: geçiş yumuşak bir zaman atlaması değil, ani bir uçurumdur. İzleyici, Lazzaro'nun şehre adım atarkenki şaşkınlığını, aynı sertlikte, hazırlıksız yaşar.
Üçüncü tuzak, azizin çağdaşlığa düşürülmesidir. Kırsaldaki tek, somut bir sömürücü (Markiz) yerini, şehirde birbirini dolandıran, hayatta kalmak için hırsızlık yapan, artık kurbanı da celladı da aynı sınıftan olan dağınık bir sömürü ağına bırakır. Lazzaro'nun saflığı artık tek bir düşmana karşı değil, kimsenin tam olarak kötü olmadığı bir sisteme karşı konumlanır — ve bu da onun sonunu, tek bir kötünün eylemi değil, sistemin kendisinin bir refleksi hâline getirir.
Bu üç tuzağın ortak noktası şudur: Rohrwacher, izleyiciyi asla bir gözlemci konumunda rahat bırakmaz. Her seferinde, bilgiyi karakterlerle eşzamanlı, ya da onlardan bile geç verir.
Perdede gördüğümüz şeyle niyet arasındaki fark, üç aşamalı bu planın doğal bir devamı olarak ortaya çıkar. Rohrwacher'in tasarımı, feodal sömürünün yeni kılıklar altında sürdüğünü gösteren siyasi bir masal olarak kurulmuştu; ama filmin alımlanışı bunu aştı — Cannes'da En İyi Senaryo ödülünü kazanan film, çoğu eleştirmen tarafından bir sınıf eleştirisinden çok, seküler bir azizlik anlatısı, neredeyse dinî bir alegori olarak okundu. Aynı şekilde, köy hayatıyla şehir hayatı arasında aynı, yaşlanmamış yüzle kurulan kesintisiz geçiş, sömürünün değişmezliğine dair sessiz bir görsel metafor olarak tasarlanmıştı; ama pek çok izleyici bunu bir "twist," bir tür jonra sıçraması olarak deneyimledi — film, iki ayrı film gibi ikiye ayrıldı. Kilisedeki org sahnesi de sakin bir lütuf anı olarak düşünülmüştü, ama sayısız yazıda filmin en çok anılan "aşkınlık"[^1] anı hâline geldi, öyle ki bankadaki trajik final bile bu sahnenin gölgesinde kaldı — duygusal doruk nokta, senaryonun tasarladığı yerden daha erken bir sahneye kaydı.
[^1]: Aşkınlık (transandans): gündelik, maddi olanın ötesine geçen hâl. Burada, bir sahnenin gerçekçi çerçeveyi kırıp izleyicide neredeyse kutsal, açıklanamaz bir etki bırakmasını anlatıyor.
Planın Çekim Setindeki Hâli
Lazzaro'yu canlandıracak yüzü bulmak için Rohrwacher, profesyonel oyuncu arayışından vazgeçip Orvieto'daki bir devlet lisesinde tarama yaptı; Adriano Tardiolo'yu böyle buldu — daha önce hiç kamera karşısına geçmemiş, tam da rolün istediği o hesapsız, saf bakışa sahip bir genç. Yetişkin Antonia rolünü ise yönetmenin kendi kız kardeşi Alba Rohrwacher üstlendi — The Wonders'tan beri süren bir aile ortaklığının devamı.
Görüntü yönetmeni Hélène Louvart ile üçüncü kez bir araya geldiler; film yine Super 16mm'de çekildi — Rohrwacher'in her filminde ısrarla kullandığı bu format, görüntüye tam da zamanı belirsizleştirmek için gereken o tanecikli, sararmış, "hiçbir on yıla ait olmayan" dokuyu veriyordu. İtalya, İsviçre, Fransa ve Almanya'nın ortak yapımı olan film 2018 Cannes'da yarıştı ve Rohrwacher En İyi Senaryo ödülünü kazandı — kırsal bir masalın, kıtanın en prestijli sahnesinde bir avangard jest olarak karşılanması, filmin kendi iddiasını tuhaf bir biçimde doğruladı: taşranın hikâyesi, merkezin dilinden konuşulabilirdi.
Biçim: Tanecik, Rüzgâr, Sessizlik
Lazzaro Felice'nin biçimi, iki farklı sinema diliyle konuşur ve aralarındaki sürtünmeyi asla gizlemez. Kırsal bölümde kamera sabırlıdır, geniş planlarla tarlaları, yüzleri, elleri gözlemler; ses tasarımı neredeyse tamamen diegetik kalır — rüzgâr, cırcır böcekleri, uzaktan gelen bir kurt uluması, filmin gerçek müziği olur. Non-diegetik müzik neredeyse yoktur; bu, Rohrwacher'in izleyiciyi duygusal olarak yönlendirmek yerine, sahneyi kendi haline bırakma kararıdır.
Şehir bölümüne geçildiğinde kamera daha huzursuzlaşır, mekân daha soğuk, daha betondur — ama Louvart'ın 16mm merceği ısrarla aynı sıcak taneciği korur, sanki görüntünün kendisi Lazzaro gibi yaşlanmayı reddediyor. Kurgu, zamanın parçalanmışlığını görünür kılan küçük ama keskin bir numarayla çalışır: Lazzaro eski dostlarının yüzlerine baktığında, film onları önce oldukları gibi, sonra oldukları hâlde gösterir — tek bir kesmede otuz yıl geçer. En çok konuşulan sahnede ise biçim, doğaüstüne doğrudan el atar: bir kilisenin org müziği, rahibeler tarafından kovulan yoksullarla birlikte binadan çıkar ve sokakta onları izler — kamera bu mucizeyi, hiçbir açıklama ya da vurgu çabası göstermeden, gündelik bir olay gibi kaydeder. Rohrwacher'in biçimsel imzası tam da burada: mucizeyi göstergesel bir an olarak değil, dünyanın dokusunun bir parçası olarak filme almak.
Filmin Yaşadığı Anakara
Coğrafya, filmde adı konmamış ama hissedilen bir kesinlikle vardır. Inviolata, Orta İtalya'nın diken kaplı tepeleri arasında, 1970'lerde bir sel sonucu çöken köprüyle dış dünyadan koparılmış, ay yüzeyine benzeyen bir vadidir — hem gerçek hem efsanevi, hem tarihsel hem masalsı bir yer. Bu izolasyon, filmin ilk yarısının zamanı bulanıklaştırma oyununu coğrafi olarak da mümkün kılar: dışarısı yoksa, dışarının zamanı da yoktur.
Film ikinci yarısında adı yine konmamış ama açıkça büyük bir İtalyan kentinin (izleyicide Milano ya da Torino izlenimi bırakan) kenar mahallelerine taşınır — metruk fabrika binaları, otoparklar, banka şubeleri. Altın rengi kırsalın yerini gri, keskin köşeli bir kentsel çevre alır; ama Rohrwacher'in kamerası bu geçişte bile bir tutarlılık arar, sanki Lazzaro'nun taşıdığı ışık, mekânın kendisini bile biraz yumuşatıyormuş gibi.
Bu ikili coğrafyanın en çarpıcı yanı, ikisinin de aynı ülkenin, aynı on yılların içinde var olmasıdır. Inviolata bir masal diyarı değildir; İtalya'nın gerçek bir bölgesidir, sadece bir köprünün çökmesiyle çağdan kopmuş bir cebi. Rohrwacher bunu vurgulamak için hiçbir fantastik coğrafya icat etmez — tam tersine, ıssızlığı olabildiğince somut, olabildiğince haritalanabilir tutar. Bu gerçekçilik ısrarı, filmin en rahatsız edici tarafını üretir: seyirci, bu tecridin bir masal kurgusu değil, gerçek İtalya'nın herhangi bir yerinde, herhangi bir zamanda tekrar edebilecek bir olasılık olduğunu fark eder.
Köprünün çökmesi de tesadüfi bir ayrıntı değildir. Bir selin bir topluluğu dış dünyadan kopardığı an, doğa olayı ile insan kararı iç içe geçer — çünkü köprü hiçbir zaman yeniden inşa edilmez, ve bu ihmal, doğal bir felaketi kasıtlı bir izolasyona çevirir. Vadi, coğrafi olarak kapalıyken, aynı zamanda ekonomik olarak da kapalı tutulur; iki tecrit birbirini besler. Şehre geçildiğinde ise tam tersi bir açıklık vardır — sokaklar, meydanlar, herkese açık bankalar — ama bu açıklık bir özgürlük getirmez, sadece sömürünün formunu değiştirir: kapalı bir vadide tek bir efendi varken, açık bir şehirde herkes potansiyel bir avcı ya da av olur.
Işık da bu iki coğrafyanın en sessiz anlatıcısıdır. Inviolata'da güneş her zaman doğrudan, çıplak, neredeyse acımasızdır — gölge neredeyse yoktur, saklanacak yer yoktur. Şehirde ise ışık kırılır, binaların arasından süzülür, floresan lambaların soğuk tonuna döner. Rohrwacher bu değişimi hiçbir diyalogla açıklamaz; sadece izleyicinin gözünün, Lazzaro'nunkiyle aynı anda bu yeni, tanıdık olmayan ışığa alışmasını bekler.
Sahne Çözümlemesi
(Bu bölümden itibaren filmin bütün olay örgüsünden, sonu dahil, açıkça söz edilmektedir. Amaç filmi izlemeye ikna etmek değil, izlemiş biriyle konuşur gibi, filmin içinde kalarak düşünmektir.)
Kurt uluması sahnesi: Tancredi, sıkıcı soylu hayatından kaçmak için kendi sahte kaçırılma planını kurar; Lazzaro'yu suç ortağı yapar. İkisi kırda gizlenirken bir kurdu taklit ederek ulur, gerçek bir kurt cevap verir. Tancredi, şaka yollu, babasının kadın düşkünlüğünden dem vurup Lazzaro'yla üvey kardeş olabileceklerini söyler. Lazzaro bu şakayı ciddiye alır — ve film de öyle: bu an, ileride gelecek kurt motifinin ilk tohumu, ama aynı zamanda Lazzaro'nun dünyayı okuma biçiminin özeti gibidir. O, ironiyi, sınıf farkını, oyunu anlamaz; sadece söyleneni, olduğu gibi alır.
Düşüş ve uyanış: Jandarma çiftliği bastığında, Lazzaro bir polis helikopterinin dikkatini dağıtmasıyla bir uçurumdan düşer. Geride bırakılır. Bir kurt (gerçek mi sembolik mi belirsiz) onu koklar, iyi biri olduğunu anlar gibi görünür. Lazzaro uyandığında yıllar geçmiştir; o hiç yaşlanmamıştır. Rohrwacher, bu mucizeyi hiçbir açıklamayla desteklemez — ne bir flashback, ne bir diyalog. Sadece, aynı adamın aynı yüzüyle, artık terk edilmiş çiftlikte yürüdüğünü görürüz.
Kilise sahnesi: Şehirde, artık dolandırıcılıkla hayatta kalan eski Inviolata sakinleri, bir kilisenin org müziğine kapılıp içeri girer, ama bir rahibe onları kovar. Org çalmaya devam edemez hale gelir — müzik, tuşlar çalışmasa da, binadan çıkıp topluluğu sokakta izlemeye devam eder. Bu, filmin en açık doğaüstü anıdır ve Rohrwacher'in tezini en net söylediği yerdir: Kutsal olan, artık kurumun (Kilise'nin) içinde değil, dışarıda, yoksulun yanındadır.
Banka sahnesi ve final: Lazzaro, üvey kardeşi Tancredi'nin banka tarafından mahvedildiğini öğrenince, saflığıyla bankaya girer, sapanını "silah" sanılır, panik çıkar, De Luna servetinin geri verilmesini ister — ve çevresindekiler tarafından dövülerek öldürülür. Film, bankadan kaçan bir kurdun şehir sokaklarında özgürce koşup kırlara dönmesiyle biter.
Suyun Altında Kalan Şey: Bilinmeyen Yasa
Filmin ilk yarısı boyunca, izleyicinin bildiği ama Inviolata sakinlerinin bilmediği bir gerçek asılı durur: mezzadria, yani ortakçılık sistemi, aslında yasayla çoktan kaldırılmıştır. Sakinlerin sonsuz borcu, hukuken hiçbir zaman var olmaması gereken bir borçtur. Bu dramatik ironi, filmin en sessiz ama en acı katmanıdır — çünkü izleyici, karakterlerin her itaatkâr hareketini, artık geçersiz bir yasaya duyulan bir sadakat olarak izler. Jandarma çiftliği bastığında bu perde birden kalkar; ama izleyici için o an bir şok değil, çoktan beri sezilen bir doğrulamadır.
Bu bilinmezlik, filmin ilk yarısındaki neredeyse her sahneyi ikili bir okumaya açar. Markiz'in işçilere "kader" ya da "düzen" olarak sunduğu her kural, izleyici için artık sadece bir yalandır — ama bu yalanı taşıyan ses tonu, jestler, günlük rutinin doğallığı öyle inandırıcıdır ki, izleyici bile zaman zaman unutur, sanki kendisi de o kapalı vadinin zamanına kapılmış gibi. Rohrwacher, bu unutmayı bilerek tasarlar: izleyiciyi bilginin verdiği üstünlükte rahat bırakmaz, onu da yavaş yavaş o dünyanın mantığına alıştırır — ta ki bir anakronizm (kaset çalar, motosiklet) o rahatlığı yeniden kesintiye uğratana kadar.
Bu bilgi asimetrisinin en acı tarafı, onun hiçbir zaman karakterlere aktarılmamasıdır — ne bir mektupla, ne bir haberle, ne bir yabancının uyarısıyla. Sistemin sürmesi için tek gereken şey, dışarıdan gelecek herhangi bir bilginin engellenmesidir; ve Markiz'in tek gerçek "suçu," bir kanunu çiğnemek değil, o kanunun varlığından habersiz tutmaktır. İzleyici bunu bildiği için, filmin geri kalanında her masum görünen ayrıntıyı — kapalı bir kapı, sahiplenilmeyen bir radyo, dışarıya çıkmayı hiç düşünmeyen bir genç kuşak — bu sessiz sansürün bir parçası olarak okumaya başlar.
Aynı bilinmezlik, Tancredi ile Lazzaro arasındaki "kardeşlik" şakasında da işler: Tancredi için bu bir oyun, bir sınıf ayrıcalığının rahatlığıyla söylenmiş bir söz; Lazzaro için ise gerçek, bağlayıcı bir bilgi. İzleyici bu asimetriyi baştan görür — ve film boyunca, Lazzaro'nun her sadakatinde, bu yanlış anlaşılmanın acısını taşır.
Bu iki bilinmezlik — hukuki olan ve kişisel olan — filmin yapısında birbirini yansıtır. Her ikisinde de güçlü taraf, zayıf tarafın bilgisizliğinden faydalanır; her ikisinde de bu faydalanma kötü niyetli bir plan değil, sadece rahatlığın sürdürülmesidir. Markiz, işçileri bilgisiz bırakmak için hiçbir özel çaba göstermez, sadece dışarıyla teması engeller; Tancredi de Lazzaro'yu yanlış anlaşılmada bırakmak için bir şey yapmaz, sadece düzeltmez. Rohrwacher'in asıl iddiası da tam burada gizlidir: sömürünün en dayanıklı biçimi, aktif bir zulüm değil, pasif bir sessizliktir.
Alt Metin: Kutsal Budalanın Ekonomi Politiği
Lazzaro, Doğu Hristiyan ve Rus edebiyat geleneğindeki "yurodivy" — kutsal budala — figürünün doğrudan bir mirasçısıdır: dünyevi akıldan yoksun görünen ama tam da bu yoksunluk yüzünden bir tür ahlaki berraklığa sahip olan kişi. Ama Rohrwacher onu bir dinî bağlamdan çıkarıp doğrudan bir ekonomik sisteme yerleştirir. Lazzaro'nun trajedisi teolojik değil, iktisadidir: o, kâr motivasyonu olmayan tek karakterdir, ve bu yüzden hem feodal hem kapitalist sistemde aynı derecede sömürülebilir, aynı derecede "kullanışlı"dır.
Pasolini'nin gölgesi burada güçlüdür — özellikle Uccellacci e Uccellini (Şahinler ve Serçeler) ve Il Vangelo Secondo Matteo'daki köylü-kutsal figürler. Ama Rohrwacher'in farkı, bu figürü bir öğreti aracı olarak değil, sistemin kendi mantığının bir test denemesi olarak kullanmasıdır: Eğer biri gerçekten çıkarsız yaşarsa, hangi düzen içinde hayatta kalabilir? Filmin cevabı acımasızdır — hiçbirinde. Kurt, bu soruya verilen tek olumlu yanıttır: doğa, Lazzaro'yu tanır ve onu kabul eder; insan dünyası ise onu ya sömürür ya da öldürür.
Klasik kutsal budala figürüyle Lazzaro arasındaki fark, sadece bağlamda değil, işlevdedir. Dostoyevski'nin Prens Mişkin'i ya da Rus ikon geleneğindeki yurodivy figürleri, çevrelerindeki toplumu bir ayna gibi yansıtır — onların saflığı, başkalarının yozlaşmışlığını görünür kılan bir araçtır. Lazzaro'da bu ayna işlevi de vardır, ama Rohrwacher ona bir ekonomik rol daha ekler: Lazzaro sadece gözlemlenen bir saflık değil, aynı zamanda üretim sürecinin bir parçasıdır. Onun karşılıksız emeği, hem Markiz'in çiftliğinde hem şehirdeki dolandırıcılık ekonomisinde, sistemin sürmesini sağlayan gizli bir yağlayıcıdır. O ne kadar az soru sorarsa, sistem o kadar sorunsuz işler.
Bu da filmi klasik bir "iyi kalpli safdil" anlatısından ayırır. Lazzaro'nun iyiliği, çoğu benzer figürde olduğu gibi sonunda ödüllendirilmez, hatta çevresini de dönüştürmez — çiftlik halkı şehirde eskisinden pek farklı davranmaz, sadece sömürenin kimliği değişir. Rohrwacher, iyiliğin kendiliğinden bulaşıcı ya da öğretici olduğu fikrine hiç prim vermez; Lazzaro'nun varlığı, etrafındakileri iyileştirmek yerine, onların kendi çaresizliklerini daha net görmelerini sağlar sadece. Bu, filmin en Marksist tarafıdır belki de: bireysel erdem, yapısal sömürüyü çözmeye yetmez; olsa olsa onu daha görünür kılar.
Kurdun varlığı da bu ekonomi politiğin dışında, neredeyse ona bir itiraz gibi durur. Doğa, insan icadı olan mülkiyet, borç, kredi kavramlarını tanımaz; kurt için Lazzaro sadece "iyi" ya da "kötü" değil, kendi türünden biridir — çıkar gütmeyen bir varlık. Filmin kurdu bir sembol olarak değil, alternatif bir düzenin tek somut kanıtı olarak kullanması, alt metni teolojik bir umuttan çok, ekolojik bir kıyaslamaya yaklaştırır: belki de adalet, insan kurumlarında değil, onların dışında aranmalı.
Yakılmış Toprağın Teni
Filmin en kalıcı duyusal izi, güneşin derideki ağırlığıdır. Tütün yapraklarının o özel, yapış yapış kokusu; toprağın çatlamış yüzeyi; Lazzaro'nun çıplak ayaklarının taşlı zeminde bıraktığı sessiz adımlar — Rohrwacher, bu bedensel ayrıntıları öyle ısrarla filme alır ki, izleyici kırsal bölümü bittiğinde neredeyse fiziksel bir yorgunluk hisseder. Şehir bölümünde bu ten hafızası tamamen değişir: artık soğuk beton, ıslak asfalt, kalorifersiz bir garajın nemi vardır. Lazzaro'nun bedeni aynı kalır ama çevresi onu artık tanımaz — ve bu uyumsuzluk, filmin en ince acılarından biridir.
Kırsal bölümde ter, filmin neredeyse görünmez bir karakteridir. Sırtlarda, alınlarda, gömlek yakalarında birikir; kimse onu silmeye zaman ayırmaz çünkü işin kendisi hiç durmaz. Louvart'ın kamerası bu teri yakın planda değil, hep bir mesafeden yakalar — sanki yorgunluğu dikizlemek yerine, onu sadece kaydetmekle yetiniyormuş gibi. Bu mesafe, tuhaf bir saygı biçimidir: bedenin acısını bir gösteriye çevirmeden, sadece orada olduğunu kabul eder.
Elleri de unutmak zor. Lazzaro'nun elleri filmde sürekli bir şey taşır — bir sepet, bir ip, bir taş, bir kova su. Hiçbir zaman boş durmazlar, hiçbir zaman kendileri için bir şey tutmazlar. Bu küçük ayrıntı, karakterin bütün ahlaki yapısını özetler aslında: elleri, sahiplenmek için değil, vermek için var olan eller. Şehre geldiğinde bile aynı eller, artık bir sapan tutar — ve o sapan, yanlış okunduğu an, o ellerin akıbetini belirler.
Kokuyu göremezsiniz ama filmin her karesinde onu hissedersiniz: kızgın tenekenin kokusu, tütünün ekşimsi kokusu, gecenin serinliğiyle gelen toprak kokusu. Şehir sahnelerinde bu koku katmanı birden kaybolur, yerini egzoz dumanı ve nemli beton alır — ve bu görünmeyen değişim, aslında filmin en sessiz coğrafya değişimidir; Lazzaro'nun burnunun, artık tanımadığı bir dünyaya girdiğini fark ettiği an.
Işığın Bıraktığı Yer
Bu filmi bir kez izleyen, org sahnesinden sonra uzun süre sessiz kalır. Ama benim asıl aklımda kalan, o sahne değil — Lazzaro'nun, hiçbir şeyin değişmediğine dair o sarsılmaz, neredeyse can sıkıcı güveniydi. Bir insanın, kendisine yapılanı hiç biriktirmeden, her seferinde sıfırdan güvenmesi. Bunu izlemek rahatsız edicidir, çünkü kendi biriktirme kapasitemizi, kendi temkinliliğimizi, aslında bir hayatta kalma stratejisi değil de bir tür fakirlik gibi görmemizi ister.
Bir de şu var: Lazzaro'nun düşüşten sonra yaşlanmaması, filmde bir mucize olarak sunulur, ama izlerken bende bıraktığı his mucizeden çok bir cezaydı. Etrafındaki herkes yaşlanır, yorulur, sertleşir, pes eder — o tek başına aynı kalır, tıpkı ilk günkü gibi hazır, ilk günkü gibi savunmasız. Bir insanın değişmemesi, büyümemesi, kendini korumayı öğrenmemesi ne kadar acı bir şey olabilir, bunu bu kadar dolaysız gösteren başka bir film hatırlamıyorum. Genelde "hiç değişmemiş" demeyi bir övgü sanırız; bu film, o cümlenin içinde saklı yalnızlığı açığa çıkarıyor.
Beni asıl vuran ise finaldeki o kalabalıktı — Lazzaro'yu döven insanların hiçbirinin kötü biri olmadığını bildiğim hâlde. Onlar da yorgun, onlar da aldatılmış, onlar da bankanın kendilerine yaptığından bezmiş insanlardı; bir anlığına, ellerine geçen tek somut şeyin üzerine çullandılar. Rohrwacher bunu bir kötülük sahnesi olarak değil, bir yanlış anlaşılma sahnesi olarak kurmuş — ve bu beni, kötülüğün çoğu zaman kötü niyetten değil, korkudan ve yorgunluktan geldiği fikrine geri götürdü. Lazzaro'nun ölümü, tek bir failin eseri değil; sistemin, herkesi aynı anda hem kurban hem fail yapmasının bir sonucu.
Film bittiğinde kapattığım oda karanlıktı, ama içimde kalan şey karanlık değildi — daha çok, gündüz ışığının çok uzun süre gözünüzde kaldığı zamanki o hafif baş dönmesine benziyordu. Bir şeyin fazla açık, fazla dürüst olmasının verdiği rahatsızlık.
Son Söz: "Lazzaro, stai fissando il vuoto?"
Film bu soruyla açılır — karanlıkta, hiç yanıtlanmadan sorulur: "Lazzaro, boşluğa mı bakıyorsun?" Bütün film boyunca bu soru askıda kalır, çünkü Lazzaro'nun baktığı yer aslında boşluk değildir; sadece bizim göremediğimiz bir yerdir. Film bittiğinde, sorunun kime sorulduğunu yeniden düşünürsünüz — belki de bize.
Lazzaro Felice'nin anlattığı şey, aslında tek bir cümleye sığar: sömürü, adını ve biçimini değiştirir ama hiç bitmez. Feodal beyin yerini banka alır, açık borç zincirinin yerini görünmez bir kredi sistemi alır, ama iskelet aynı kalır — bir tarafta veren, öbür tarafta hiç sormadan alan. Rohrwacher bunu bir tez olarak sunmaz; iki ayrı zaman diliminde, aynı yüzle, aynı saflıkla yaşatarak gösterir. İzleyici, bu iki dönemi ayrı ayrı hikâyeler olarak değil, aynı hikâyenin iki kostümü olarak görmeye zorlanır.
Ama film, sadece bir sömürü eleştirisi değildir; asıl sorduğu soru daha kişiseldir: çıkarsız bir iyilik, bu dünyada hayatta kalabilir mi? Cevap açıkça hayırdır — Lazzaro iki kere "kaybolur," biri mucizevi, biri kesin. İzleyicinin gördüğü şey, bir azizin yükselişi değil, bir azizin bu dünyada yerinin olmadığının kanıtıdır. Kurdun son sahnede özgürce koşması ise tek tesellidir: doğa, Lazzaro'nun ait olduğu düzeni hâlâ hatırlar, insan dünyası unutmuş olsa bile.
İzleyicinin Elinde Kalan
Sinemadan çıkarken elinizde kalan, bir sonuç değil bir kıyaslamadır: kendi hayatınızdaki güveni, temkini, hesaplı davranışlarınızı, bir anlığına Lazzaro'nunkilerle yan yana koyarsınız. Film sizi bu kıyaslamayı yapmaya zorlar ama hangi tarafı seçmeniz gerektiğini söylemez — çünkü zaten söylese, kendi anlattığı hikâyeyi yalanlamış olurdu.
Bu kıyaslama, çıkışta tek bir soruya sıkışır: Siz de bir Lazzaro tanıdınız mı — ailede, işte, mahallede, hiç hesap yapmadan veren, hep aynı safiyetle güvenen biri? Ve eğer tanıdıysanız, ona nasıl davrandığınızı hatırlarsınız. Onu korudunuz mu, yoksa onun kolaylığından siz de faydalandınız mı? Film bu soruyu hiç açıkça sormaz ama izleyiciyi tam da bu hatırlamaya iter — çünkü Lazzaro'nun etrafındaki herkes, Markiz'den tutun köy halkına, sonunda onu bir kaynak olarak kullanmıştır; kötü niyetle değil, sadece orada, her zaman hazır olduğu için.
Sokağa çıktığınızda dünya değişmemiştir; hâlâ aynı bankalar, aynı telaş, aynı hesaplı ilişkiler oradadır. Ama bir süre, belki bir gece boyunca, kendi hesaplarınızı biraz daha ağır hissedersiniz — sanki cebinizde taşımanız gerekmeyen bir şeyi taşıyormuşsunuz gibi. Film size bu ağırlığı bırakmayı seçer, hafifletmeyi değil; ve tam da bu yüzden, izlendikten çok sonra bile geri döner.
Belki de bu yüzden filmin adı "mutlu" kelimesini taşıyor. Çünkü izleyici olarak bizim ondan öğrendiğimiz mutluluk, kazanmakla değil, biriktirmemekle ilgili bir mutluluktur — ve bu, çoğumuzun asla deneyemeyeceği kadar pahalı bir lüks gibi görünür.
Bunu Seven Bunu da Sevdi
Ağaç Tabanlıklar Öyküsü (L'Albero degli Zoccoli, 1978, Ermanno Olmi) — Kuzey İtalyan köylülerinin ortakçılık altındaki yaşamını, aynı sabırlı gerçekçilikle ve aynı dinî berraklıkla anlatan bir başyapıt; Rohrwacher'in doğrudan biçimsel atası.
Aziz Matta'ya Göre İncil (Il Vangelo Secondo Matteo, 1964, Pier Paolo Pasolini) — Kutsal figürü köylü İtalya'nın çıplak gerçekçiliğine yerleştiren, Lazzaro'nun ruhsal soy ağacındaki en açık referans.
Dört Kere (Le Quattro Volte, 2010, Michelangelo Frammartino) — İnsan, hayvan, bitki ve mineral arasında dolaşan ruhu, hiç diyalog kullanmadan izleyen bir başka çağdaş İtalyan masalı; kurdun Lazzaro'daki rolüne yakın bir doğa-ruh ilişkisi kurar.
Merak (Le Meraviglie, 2014, Alice Rohrwacher) — Rohrwacher'in kendi filmografisinden, aynı toprağın, aynı ailenin, modernliğin baskısı altında çözülüşünü izleyen kardeş eser.
.jpeg)


.jpeg)
.jpeg)