Ana içeriğe atla

Sans Toit Ni Loi

  Bir hendek. İki selvi. Donmuş bir beden. Agnès Varda, 1985'te çektiği filmine tam da buradan başlıyor: sonuçtan. Mona Bergeron'un cesedi kışın ortasında bir bağın kenarında bulunuyor, kimse cenazesini talep etmiyor, jandarma olayı basit bir "kış vakası" olarak kapatıyor ve o beden, hendekten toplu mezara geçecek. Gizem yok, gerilim yok, çözülecek bir cinayet yok. Varda bize en baştan söylüyor: bu bir polisiye değil. Ama sonra tuhaf bir şey yapıyor — kamerayı geriye, onu son haftalarında görmüş insanlara çeviriyor ve onlara soruyor: siz ne gördünüz? Cevaplar hiçbir zaman Mona'yı vermiyor. Sadece onu görenleri veriyor. Ve işte tam da bu boşluk, bu asla doldurulamayan boşluk, filmin gerçek konusu oluyor. Adın Sırrı: Sans Toit Ni Loi Fransızcada yerleşik bir deyim var: sans foi ni loi — "ne inancı ne kanunu olan", yani tümüyle kuralsız, vicdansız, azılı biri için kullanılan bir tabir. Varda bu deyimi alıyor ve tek bir harfi değiştiriyor: foi (inanç) yeri...

Adı Anılmayan Adam: Hamnet Üzerine


Bir kayıp, nasıl bir sanata dönüşür? Chloé Zhao'nun Hamnet'i (Maggie O'Farrell'in romanından uyarlanan film), bu soruyu bize doğrudan sormaz — çünkü doğrudan sormak, onu bir tezle sınırlandırmaktır. Bunun yerine film, bir annenin, bir çocuğun ölümüyle yaşamayı öğrenmesini izletir bize; ve bu izleme biçiminin kendisi, sorunun cevabından çok daha derin bir şey söyler.

Adı Anılmayan Koca: Bir Sessizlik Stratejisi

Romanın ve filmin en radikal kararlarından biri, William Shakespeare'in adının neredeyse hiç anılmamasıdır. O, "kocası", "Latince öğretmeni", "çocukların babası" olarak var olur — ama nadiren kendi adıyla. Bu, sıradan bir üslup tercihi değil; bir iktidar dengesinin tersine çevrilmesi. Tarih, Shakespeare'i anar, Agnes'i (yani gerçek hayattaki Anne Hathaway'i) unutur. Film, bu unutuşu tam tersine çevirerek, bize onun hikâyesini, onun bedenini, onun acısını merkeze koyar.

Bu isimsizlik, sinemaya aktarıldığında ilginç bir biçimsel soruna dönüşür: Bir kamera, bir karakteri "isimsiz" nasıl gösterir? Belki de cevap, onu her zaman bir ilişki içinde kadrajlamaktan geçiyor — asla tek başına bir "dahi" olarak değil, her zaman bir baba, bir koca, bir oğul olarak. Film bu stratejiyi görsel düzeyde sürdürüyor, bu, tarihin onu nasıl yücelttiğine karşı sessiz bir itiraz niteliği taşır.

İki Zaman, Tek Beden: Kurgunun Çift Katmanı

Romanın yapısı, genç Agnes ile Shakespeare'in tanışmasını ve aşklarını, oğulları Hamnet'in ölümünden sonraki yası ile iç içe örer. Film bu yapıyı koruyor, bu, kurgunun en zorlu görevlerinden birini üstlenir: İki farklı zamansallığı, iki farklı duygu durumunu, kesintisiz bir akışkanlıkla bir arada tutmak.

Bu çift katmanlı kurgu, tesadüfi değildir — yasın kendisi de böyle çalışır. Bir kayıp yaşayan insan, şimdiki zamanda yaşarken sürekli geçmişe sürüklenir; bir kokuyla, bir sesle, bir ışıkla, aniden yıllar önceki bir ana geri döner. Film, bu psikolojik gerçekliği, geçmiş ile şimdiyi keskin bir sınırla ayırmak yerine, birbirine sızdırarak aktarıyor. Genç Agnes'in ormanda yürüyüşü ile yaşlı Agnes'in oğlunun mezarı başındaki sessizliği, aynı nefeste yaşanan iki an gibi hissettiriliyor.

Zhao'nun Kamerası: Doğa, Beden ve Sabır

Chloé Zhao'nun önceki filmlerinde (özellikle Nomadland ve The Rider) gördüğümüz imza, doğaya ve insana aynı sabırla bakan bir kamera. Zhao, karakterlerini nadiren stüdyo ışığıyla, kontrollü bir şekilde çeker; onun tercih ettiği, "sihirli saat" denen gün batımı ışığı, rüzgârın gerçek hareketi, toprağın, otların, gökyüzünün ham dokusudur. Hamnet için de aynı yaklaşım geçerli — Agnes'in karakteri doğayla, bitkilerle, şifa verici otlarla derin bir bağ kuruyor; bu bağ, stüdyo yapaylığıyla değil, gerçek ışığın, gerçek rüzgârın içinde gösteriliyor, karakterin özüne sadık bir biçimsel tercihle.

Bu doğallık, aynı zamanda bir tehlike de taşır: Bir kayıp hikâyesini "güzelleştirme" riski. Ama Zhao'nun sinemasında doğa, hiçbir zaman sadece dekoratif değildir — o, insan bedenlerinin kırılganlığını, geçiciliğini de hatırlatır. Bir çayırın rüzgârda dalgalanması, aynı zamanda bir çocuğun artık orada olmayışının da bir yankısıdır.

Agnes'e Derin Bir Bakış: Görülmeyen Bilgelik

Agnes'i gerçekten anlamak için, onu "yas tutan anne" kategorisinden çıkarmak gerekiyor. Roman ve film, onu bundan çok önce, kendine has bir bilgeliğe sahip, yarı efsanevi bir figür olarak kurar — bir şahin besleyen, bitkilerin dilini bilen, insanların geleceğini avucundan okuyabilen bir kadın. Bu mistik katman, onu sıradan bir "trajik anne" figüründen çok daha karmaşık bir varlığa dönüştürür.

Agnes'in trajedisi, sadece oğlunu kaybetmiş olması değil — kendi bilgeliğinin, kendi sezgisel gücünün, en sevdiği insanı korumaya yetmemiş olması. Bir kadın düşünün: doğayı, bedenleri, şifayı biliyor, ama kendi çocuğunun ölümünü öngöremiyor ya da durduramıyor. Bu, gücün en acı biçimde sınırlandığı bir an — ve belki de filmin en derin insani gözlemi burada saklı: Ne kadar bilge olursak olalım, kayıp karşısında hepimiz eşit derecede çaresiziz.

Onun kocasıyla ilişkisi de bu ışıkta okunmalı. Shakespeare, acısını Londra'ya kaçarak, tiyatroya gömülerek, sonunda Hamlet'i yazarak işler — kaybını bir sanat eserine dönüştürür, ve bu dönüştürme, ona hem bir kurtuluş hem de bir uzaklaşma sağlar. Agnes ise Stratford'da kalır, acıyı gündelik hayatın içinde, ekmek pişirirken, bahçede çalışırken taşımak zorunda kalır. Bu asimetri — birinin acısını sanata dönüştürüp ondan bir parça özgürleşirken, diğerinin acıyı bedeninde, evinde, her günün içinde taşıması — filmin belki de en sessiz ama en yakıcı eleştirisi.

Oğlun Adının Bir Oyuna Dönüşmesi: Sanatın Acı Simyası

Filmin (ve romanın) en çarpıcı düğümü, "Hamnet" ile "Hamlet" adlarının Elizabeth dönemi İngilteresi'nde neredeyse birbirinin yerine kullanılabilir olmasıdır. Shakespeare'in, ölen oğlunun adını taşıyan bir oyun yazması — ve o oyunun, bir babanın hayaletiyle, bir oğulun onun için harekete geçmesiyle ilgili olması — bu, kurgu değil, tarihsel bir gerçeklik. Ama roman ve film, bu gerçekliği bir spekülasyona, bir duygusal yeniden inşaya dönüştürüyor.

Bu, sanatın en acı verici simyasını gösteriyor: Bir kayıp, doğrudan işlenemeyecek kadar ağırsa, sanatçı onu başka bir isim altında, başka bir hikâyenin içinde saklayarak taşıyabilir. Shakespeare, oğlunun adını sahnede duyurarak, belki de onu hiçbir zaman söyleyemediği bir şekilde anıyor — ama bunu yaparken, o acıyı kamusal bir esere, herkesin izleyebileceği bir oyuna dönüştürüyor. Agnes'in bunu nasıl karşıladığı, filmin belki de en can alıcı duygusal anı: Kendi özel acısının, bir tiyatro sahnesinde, yabancıların önünde yeniden canlandırılmasını izlemek — bu bir teselli mi, yoksa yeni bir yara mı?


Dokunduğu Yer: Kaybın Ortak Dili Yoktur

Hamnet'in en çok dokunan yanı, belki de yasın hiçbir zaman "doğru" bir biçimde yaşanmadığını göstermesi. Agnes ve kocası, aynı çocuğu kaybetmiş olsalar da, bu kaybı taşıma biçimleri o kadar farklıdır ki, neredeyse birbirlerine yabancılaşırlar. Biri acıyı kelimelere, bir sahneye döker; diğeri onu bedeninde, sessizce taşır. Ve film bize hiçbirinin "daha doğru" yas tuttuğunu söylemiyor — sadece ikisinin de, kendi çaresiz biçimlerinde, hayatta kalmaya çalıştığını gösteriyor.

Bu, kayıp yaşamış herkesin bildiği bir gerçek: Aynı acıyı paylaşan iki insan bile, o acıyı aynı şekilde taşımaz. Bir eş, bir kardeş, bir ebeveyn — herkes kendi sessizliğine, kendi kaçış yoluna sahiptir. Ve bazen bu farklılık, insanları birbirine yaklaştıracağına, aralarına görünmez bir duvar örer. Agnes'in kocasının Londra'ya gidişini bir terk ediliş olarak mı, yoksa onun da kendi çaresiz hayatta kalma yöntemi olarak mı görmesi gerektiğini bilememesi — bu belirsizlik, izleyiciyi de aynı çaresizliğe ortak ediyor.

En kırılgan an belki de şu: Bir anne, çocuğunun adını taşıyan bir oyunu izlerken ne hisseder? Bu, hem bir anma hem bir istismar gibi hissettirebilir — sevdiğin birinin anısının, senin izninin ötesinde, herkesin izleyebileceği bir sanata dönüşmesi. Film bu ikilemi çözmüyor; sadece onu, tüm ağırlığıyla, izleyicinin önüne bırakıyor.

Belki de en evrensel duygu şu: Bir kaybın ardından hayatın "normale" dönmesi beklenir, ama hiçbir şey gerçekten eskisi gibi olmaz. Agnes'in her sabah kalkıp ekmek pişirmesi, bahçesiyle ilgilenmesi — bunlar sıradan hareketler değil, birer direniş biçimi. Hayatta kalmak, bazen büyük bir kahramanlıkla değil, sadece bir günü bir gün daha yaşayarak olur.

Son Söz

Hamnet, bir kaybın hikâyesi değil — kaybın bir aileyi nasıl farklı yönlere savurduğunun, ve yine de nasıl (kırılgan, eksik, kusurlu bir şekilde) bir arada tuttuğunun hikâyesi. Film bize sanatın acıyı "iyileştirdiğini" söylemiyor; sadece onu başka bir biçime, taşınabilir bir biçime dönüştürebileceğini gösteriyor.

Film bittiğinde geriye şu soru kalıyor: Kendi kayıplarımızı nasıl taşıyoruz? Onları bir sanata, bir ritüele, bir sessizliğe mi dönüştürüyoruz? Ve etrafımızdaki insanların, aynı kaybı bizden çok farklı bir biçimde taşıdığını görebiliyor muyuz — onları yargılamadan, sadece kendi hâllerinde bırakarak?

Sahnede bir hayalet konuşuyor, oğlunun adını taşıyan bir hayalet. Salonda oturan izleyiciler bunu bir oyun sanıyor. Sadece bir kadın, en arka sırada, bunun bir oyun olmadığını biliyor.

Karanlıkta Bir Sinema Temmuz 2026

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sans Soleil: Hafızanın Gördüğü Şey Zaman Değildir

Karanlıkta Başlayan Yolculuk   Sinema salonu karardığında, yalnızca ışıklar sönmez. Dış dünyanın gürültüsü de yavaş yavaş geri çekilir. Perde aydınlandığında artık bulunduğumuz yer, fiziksel bir mekândan çok zihinsel bir alandır. Belki de bu yüzden sinema, diğer sanat dallarından farklı olarak hafızaya bu kadar yakındır. Bir romanı okurken kelimeleri takip ederiz; bir resmi incelerken bakışımızı yönlendiririz. Ama bir filmi izlerken, zamanın akışını ödünç alırız.Chris Marker'ın Sans Soleil filmi tam da bu ödünç alınmış zamanın içinde dolaşır. Onu bir belgesel, bir se yahat filmi ya da kişisel bir günlük olarak tanımlamak mümkündür; fakat bunların hiçbiri filmi açıklamaya yetmez. Çünkü Sans Soleil olayları değil, olayların zihinde bıraktığı izleri anlatır. Film boyunca anlatıcı, dünyanın farklı köşelerinden gönderildiği söylenen mektupları okur. Japonya, Gine-Bissau, İzlanda, Fransa... Coğrafyalar değişir; görüntüler değişir; insanlar değişir. Değişmeyen tek şey, hafızanın bu görünt...

Paris, Texas: Sesini Kaybetmiş Bir Adamın Coğrafyası

  I. Açılış Bir adam çölden çıkıyor. Kırmızı bir beyzbol şapkası, tozlu bir takım elbise, bomboş bir su matarası. Konuşmuyor. Dört gündür, belki dört yıldır konuşmuyor. Wim Wenders'ın 1984 tarihli Paris, Texas 'ı işte böyle başlar — bir figürle, bir toprak parçasıyla ve aralarındaki farkın giderek silindiği bir sessizlikle. Travis Henderson, Big Bend'in kavurucu ıssızlığında yürürken kamera onu bir peyzaj unsuru gibi çerçeveler; adam neredeyse kayalıklardan, çalılıklardan ayırt edilemez. Bu, filmin bütün mimarisini önceden haber veren bir görüntüdür: Travis, insan olmaktan çıkıp manzaraya karışmış bir bedendir, ve film boyunca yapacağı tek şey, o manzaradan sözcük sözcük geri dönmektir. Sam Shepard'ın kaleme aldığı senaryo, kayıp bir adamın hikâyesini anlatırken aslında Amerika'nın kendisine dair bir hikâye anlatır — neon tabelalarla süslenmiş, otoyollarla parçalanmış, aile denen efsaneyi hâlâ terk edemeyen bir ülke. Ama Paris, Texas bir ulus portresi olmaktan ö...

A Ay — Karanlığın İçinde Bir Sinema

A Ay — Karanlığın İçinde Bir Sinema  *Reha Erdem, 1988* Bir ev düşünün: gıcırdayan kapıları, dökülen sıvasıyla neredeyse uçurumun kıyısında duran, saatlerin fazlasıyla çoğaldığı bir köşk. İçinde yaşayanlar birbirlerine değil, kendi zamanlarına bakıyorlar. Ve bir kız çocuğu — Yekta — bu evin, bu zamanın, bu sessizliğin ortasında, gitmiş bir annenin hayaletiyle konuşmaya devam ediyor. Reha Erdem'in ilk uzun metrajlı filmi A Ay, tam da bu cümleyle özetlenemeyecek bir şey söylüyor aslında: kayıp, bir kere olup biten bir olay değil, evin duvarlarına, saatlerin tik-taklarına, martıların çığlıklarına sinen sürekli bir haldir. 1988'de, çok kısıtlı bir bütçeyle, Rumelihisarı'ndaki "perili köşk" olarak bilinen bir evde ve Büyükada ile Burgazada'da çekilen film, siyah-beyazın hem estetik hem metafizik bir tercih olduğu, sessiz sinemanın biçimsel hafızasını çağıran, John Donne'dan William Blake'e, Edip Cansever'den Vivaldi'ye uzanan bir referan...
Karanlıkta Bir Sinema — dünya sinemasına ve auteur filmlere dair Türkçe denemeler.