Ana içeriğe atla

Karanlıkta Bir Sinema: The Draughtsman's Contract

  Bir viyola teli gibi gergin bir öğleden sonra ışığında başlar her şey. Çim biçilmiş, meyveler dizilmiş, saçlar pudralanmış, cümleler cilalanmıştır. 1694 İngiltere'sinde bir malikâne, kendi kendini seyreden bir tiyatro sahnesine dönüşmüştür ve içindeki her insan replik söylemektedir — hakikati değil. Peter Greenaway'in 1982 tarihli ilk "konvansiyonel" uzun metrajı The Draughtsman's Contract , bir cinayet gizemi kılığına girmiş bir sanat-iktidar denemesidir; çözülmeyi değil, seyredilmeyi talep eden bir bilmecedir. Michael Nyman'ın Purcell'den devşirdiği barok-punk müziği eşliğinde, bir adam bir malikâneyi çizmeye gelir; tam da mesleğinin gururuyla, gördüğü her şeyi tarafsızca kaydettiğine inanır. Görmek ile anlamak arasındaki o eski uçurum, filmin tam ortasında sırıtarak durur. Adın Sırrı: The Draughtsman's Contract "Draughtsman" kelimesi İngilizcede teknik bir zanaatkârı işaret eder: mimari plan çizen, ölçekle, cetvelle, ızgarayla çalışan ki...

Gecenin İçinde Bir Peygamber: Naked

Bir adam, geceleri bir şehirde amaçsızca dolaşırsa, sonunda ne bulur? Mike Leigh'in Naked'i (1993), bu soruyu bir olay örgüsüyle değil, bir yürüyüşle cevaplar. Johnny, Manchester'dan Londra'ya kaçan, zeki, acımasız, kendinden nefret eden bir adam; ve film, onun bir geceden diğerine, bir yabancıdan diğerine savrulan yolculuğunu izler. Ama bu yolculuğun asıl gücü, nereye vardığında değil, nasıl anlatıldığında saklı.

Doğaçlamanın Mimarisi: Bir Metodun Filme Dönüşmesi

Mike Leigh'in çalışma yöntemi, sinema tarihinde neredeyse eşsiz: Senaryo, çekimden önce yazılmaz — aylar süren doğaçlama provalarından doğar. Oyuncular, kendi karakterlerinin geçmişini, alışkanlıklarını, konuşma biçimlerini, yönetmenle birlikte, sahneler henüz kâğıda dökülmeden inşa ederler. Leigh, her oyuncuya karakterinin tüm hayatını — çocukluğunu, ailesini, hiç ekranda görünmeyecek anılarını — ayrı ayrı, diğer oyuncular bilmeden inşa ettirir. Bu, sahneler çekildiğinde, oyuncuların birbirlerine gerçekten tepki verdiği, önceden bilmedikleri bir bilgiyle karşılaştıkları bir doğallık yaratır.

Bu yöntem, filmin dokusunu doğrudan belirler: Diyaloglar, "yazılmış" hissi vermez; sanki gerçekten o an, o karakterin ağzından dökülüyormuş gibi akar. Johnny'nin o uzun, dolambaçlı, kıyamet teolojisinden barkod komplo teorilerine savrulan monologları, bu yöntemin en çarpıcı meyvesi. Bir senarist, masasında oturup bu kadar tutarlı bir kaotik zihni yazamaz; bu ancak, bir oyuncunun aylarca o karakterin içinde yaşayarak, onun mantığını, onun çılgınlığını içselleştirerek üretebileceği bir şey. David Thewlis'in performansı, bu yüzden bir "rol yapma" değil, neredeyse bir kanalize etme gibi hissettiriyor — bedeni bile bu içselleştirmeyi taşır: Omuzları çökük, yürüyüşü asimetrik, sürekli hareket hâlinde, sanki kendi derisinde rahat duramıyormuş gibi.

Kurgu: Vinyet Yapısı ve Gecenin Coğrafyası

Filmin yapısı, klasik bir "hedef ve engel" anlatısını reddeder; bunun yerine, bir dizi karşılaşmadan — neredeyse bağımsız vinyetlerden — oluşur. Johnny, bir eve girer, biriyle konuşur (ya da çatışır), sonra tekrar sokağa çıkar. Bu epizodik yapı, bize bir "ilerleme" hissi vermez; Johnny bir yerden diğerine gider, ama bu gidiş bir gelişim değil, bir sürüklenmedir.

Bu kurgu mantığı, filmin varoluşsal temasını biçimsel düzeyde tekrarlar: Johnny'nin hayatının kendisi de, bir amaca doğru ilerleyen bir yolculuk değil, bir karşılaşmadan diğerine savrulan bir başıboşluk. Kurgu, sahneler arasında bize net bir zaman geçişi vermeyerek, gecenin kendisini sonsuz, sınırsız bir alan gibi hissettirir — sanki Londra'nın sokakları, gerçek bir coğrafyadan çok, Johnny'nin iç dünyasının bir uzantısı, bir tür araf.

Kamera: Belgeselin Gölgesinde

Dick Pope'un görüntü yönetimi, İngiliz toplumsal-gerçekçi sinema geleneğine (Ken Loach'tan bu yana süregelen bir çizgiye) sadık kalır: El kamerası hissi veren, doğal ışığa yaslanan, süslemesiz bir estetik. Kamera, Johnny'yi takip ederken, onu bir kahraman gibi değil, gerçek bir şehirde gerçekten var olan bir adam gibi kaydeder. Sokak lambaları, ıslak asfalt, terk edilmiş binalar — hepsi, bir set tasarımının değil, gerçek Londra'nın dokusunu taşır.

Bu belgeselci yaklaşım, filmin ahlaki tarafsızlığını da besler. Kamera, Johnny'nin zalimliğini de, kırılganlığını da aynı mesafeden gösterir — onu ne kahramanlaştırır ne şeytanlaştırır. Bu, izleyiciye rahatsız edici bir özgürlük (ve sorumluluk) verir: Johnny hakkında ne hissedeceğimize, film bize söylemez; biz karar vermek zorunda kalırız.

Işık kullanımı da bu belgeselci diline sadık: Sokak lambalarının turuncu, hastalıklı ışığı, terk edilmiş binaların içindeki tek bir ampulün loş aydınlığı — bunlar, "sinematik" bir güzellik yaratmak için değil, gecenin gerçek dokusunu korumak için tercih edilmiş gibi görünür. Bu ışık, karakterleri hiçbir zaman güzelleştirmez; onları oldukları gibi, yorgun, solgun, gerçek gösterir.

Ses: Şehrin Sessiz Uğultusu

Filmde neredeyse hiç film müziği yok — bu, sahnelerin duygusal yükünü yumuşatacak hiçbir aracın olmadığı anlamına gelir. Bunun yerine, şehrin kendi sesi duyulur: uzaktan gelen trafik uğultusu, ıssız sokaklardaki adım sesleri, bir barın içinden sızan mırıltı. Bu sessizlik (ya da daha doğrusu, müziksizlik), Johnny'nin yalnızlığını, hiçbir "duygusal yönlendirme" olmadan, doğrudan hissettirir.

Andrew Dickson'ın minimal, gerilimli müzikal dokunuşları ise, ancak filmin en gerilimli anlarında —Jeremy'nin sahnelerinde özellikle— devreye girer; bu seçici kullanım, müziğin varlığını, onun yokluğundan daha anlamlı kılar. Sessizliğin bu kadar hâkim olması, izleyiciyi de bir tür uykusuzluğa, bir tür tetikte olma hâline sokar — tıpkı Johnny'nin kendisi gibi, biz de hiçbir zaman gerçekten "rahatlayamayız".

Johnny'ye Derin Bir Bakış: Zekânın İçindeki Yıkım

Johnny'yi "kinik bir serseri" olarak özetlemek, onu ciddi şekilde küçültür. O, aslında olağanüstü zeki, hızlı düşünen, kelimelerle oynayabilen bir adam — ama bu zekâ, ona hiçbir mutluluk, hiçbir bağlantı getirmemiş. Tam tersine, zekâsı onun en büyük silahına ve en büyük hapishanesine dönüşmüş: O, herkesi entelektüel olarak alt edebilir, ama hiç kimseyle gerçek bir yakınlık kuramaz.

Onun kıyamet teorileri, barkodların "canavarın işareti" olduğuna dair saplantılı monologları, aslında derin bir çaresizliğin dışavurumu. Dünyanın zaten mahvolduğuna, her şeyin zaten bir sona doğru gittiğine inanmak, ona tuhaf bir rahatlama sağlıyor gibi görünür — çünkü eğer her şey zaten kaçınılmaz bir yıkıma gidiyorsa, kendi hayatındaki başarısızlıkların, kendi kuramadığı ilişkilerin de bir önemi kalmaz. Nihilizm, burada bir felsefe değil, bir savunma mekanizması. Johnny, dünyayı önce kendi zihninde yıkıma uğratıyor — böylece, gerçek dünyada başarısız olmanın acısı, kozmik bir kaçınılmazlığın içinde eriyip gidiyor.

Onun gece bekçisi Brian ile geçirdiği o uzun sahne (ki aşağıda ayrıca ele alıyorum), bu düşünme biçiminin en açık sergilendiği an — entelektüel zekâsının bir silahtan çok, kısa süreli bir arkadaşlık arayışına dönüştüğü nadir bir sahne.

Kadınlarla ilişkisi de bu çelişkiyi taşır: Onlara acı verir, onları terk eder, onlarla acımasızca alay eder — ama aynı zamanda, sürekli onlara geri döner, onlardan bir sıcaklık, bir bağlantı arar gibi görünür. Bu, kendini sevilmeye layık görmeyen birinin, sevgiyi hem aradığı hem de kendi elleriyle yok ettiği bir döngü. Johnny, kendi acısını başkalarına bulaştırarak hafifletmeye çalışan biri — ama bu, hiçbir zaman gerçek bir hafifleme getirmez, sadece yalnızlığını derinleştirir.

Brian Sahnesi: Boşluğun İçinde İki Adam

Filmin belki de en çok konuşulan, en çok alıntılanan sahnesi, Johnny'nin, boş bir ofis binasını bekleyen gece bekçisi Brian ile geçirdiği uzun, neredeyse gerçek zamanlı konuşma. Bu sahne, filmin geri kalanından farklı bir ritim taşır — burada olay yoktur, çatışma yoktur, sadece iki adamın, karanlık ve ıssız bir binanın içinde, varoluşun temel sorularıyla boğuşması vardır.

Sahnenin mekânı bile bir anlam taşıyor: Bomboş bir ofis katı, kullanılmayan masalar, kapalı güvenlik kameraları, sabaha kadar hiçbir şeyin olmayacağı bir yer. Bu, kapitalizmin gece yüzü — gündüz insan kalabalığıyla dolup taşan bir mekânın, geceleri tamamen anlamsızlaşması, sadece onu "koruyan" tek bir adamın varlığıyla sürdürülmesi. Brian'ın işi, aslında hiçbir şeyi izlemektir — kimse gelmez, kimse gitmez, o sadece zamanın geçmesini bekler. Bu, modern emeğin en absürt biçimlerinden biri: Var olmayan bir tehdide karşı, sonu gelmeyen bir nöbet.

Johnny, bu boşluğa girdiğinde, ilk başta alışıldık kinizmiyle Brian'ı sorgular, onunla dalga geçer gibi görünür — ama konuşma ilerledikçe, bu alaycılık yavaş yavaş gerçek bir merake, hatta bir tür şefkate dönüşür. Johnny, Brian'a zamanın doğası, evrenin sonu, insan varoluşunun anlamsızlığı üzerine sorular sorar; ve Brian, ilk başta savunmacı, sonra giderek açılan bir tavırla, kendi hayatının küçüklüğünü, kendi sıkıntısını itiraf eder. Bu karşılıklı açılma, filmde nadiren görülen bir an: İki adam, birbirlerine gerçekten kulak veriyor gibi görünür.

Bu sahnenin en çarpıcı yanı, Johnny'nin zekâsının burada bir silah olarak değil, bir bağlantı kurma aracı olarak işlev görmesi. Filmin geri kalanında Johnny, entelektüel üstünlüğünü insanları küçük düşürmek, onları bozmak için kullanır. Ama Brian ile, aynı zekâ, ortak bir merakı, ortak bir varoluşsal huzursuzluğu paylaşmanın aracına dönüşür. Bu, bize Johnny'nin aslında ne kadar farklı olabileceğini gösteriyor — eğer başka bir hayatta, başka bir bağlamda buluşsalardı.

Sahnenin sonunda, hiçbir şey "çözülmez" — bu, klasik bir dramatik yapı değil. Sabah olduğunda, Johnny yine gidecek, Brian yine kendi sıradan hayatına dönecek. Ama bu geçici karşılaşma, geride bir iz bırakır: İki yalnız adamın, hiçbir çıkarı olmadan, sadece konuşmanın kendisi için bir araya gelebildiği bir an. Leigh, bu sahneyi filmin ortasına, sanki bir soluklanma anı gibi yerleştirerek, izleyiciye Johnny'nin karanlığının tek boyutlu olmadığını hatırlatıyor — onun içinde, hâlâ gerçek bir merak, gerçek bir insan bağlantısı arayışı yaşıyor, sadece bunu çoğu zaman yanlış yollarla, yanlış insanlarla arıyor.

Jeremy (kendini bazen "Sebastian" olarak tanıtan), filmin ikinci karanlık kutbu — ve Johnny ile arasındaki karşıtlık, filmin sınıf eleştirisinin merkezini oluşturur. Johnny, işçi sınıfından, öfkeli, ama kelimeleriyle silahlanmış bir adamken; Jeremy, üst sınıftan, kibar görünen ama fiziksel şiddete, tecavüze başvurmaktan çekinmeyen bir adam. İki adam da kadınlara zarar verir — ama Johnny'nin zulmü sözel ve kendine yönelikken, Jeremy'nin zulmü fiziksel ve tamamen dışa dönük, ayrıcalığın verdiği dokunulmazlık duygusuyla beslenir.

Jeremy'nin lüks dairesi, pahalı kıyafetleri, kendinden emin tavırları — hepsi, ona toplumsal bir "masumiyet karinesi" sağlar. Kimse ondan şüphelenmez, çünkü o "düzgün" görünür. Bu, filmin en acı toplumsal gözlemini taşır: Toplum, Johnny gibi görünüşte "tehlikeli" olan, sokakta yaşayan, düzeni bozan adamları izler, yargılar, dışlar — ama Jeremy gibi, kibar bir dış görünüşün, bir mülkün, bir sınıfsal ayrıcalığın arkasına gizlenen gerçek şiddeti çoğu zaman görmezden gelir. Leigh, bu ikisini yan yana koyarak, "tehlikeli adam" imgesinin ne kadar yanıltıcı olabileceğini gösteriyor.

Louise ve Sophie: Johnny'nin Yörüngesindeki Kadınlar

Louise ve Sophie, filmde sıkça sadece "Johnny'nin etrafındaki kadınlar" olarak okunur — ama her ikisi de, kendi çaresizliklerini, kendi hayatta kalma stratejilerini taşıyan tam karakterler. Louise, hayatını bir düzene sokmaya çalışan, ama Johnny'nin kaotik varlığına karşı hâlâ bir zaaf taşıyan bir kadın; Sophie ise, kendi kendine zarar veren, kaotik bir enerjiyle Johnny'nin nihilizmine tuhaf bir şekilde çekilen bir kadın.

Bu iki kadının Johnny'ye tepkileri, birbirinden farklı iki hayatta kalma biçimini gösterir: Louise, mesafe koyarak, kontrolü elinde tutarak; Sophie ise, kendini tamamen kaosa bırakarak. Film, ikisinin de bu stratejilerinin kırılganlığını, hiçbirinin gerçek bir "kazanç" getirmediğini acımasızca gösterir.

Thatcher'ın Enkazında Bir Peygamber

Naked, 1993'te, yani Thatcher döneminin resmi olarak bitmesinden kısa süre sonra çekildi — ve film, doğrudan söylemese de, o dönemin bıraktığı toplumsal enkazın bir portresi gibi okunabilir. 1980'lerin deregülasyon politikaları, sendikaların gücünün kırılması, işçi sınıfı topluluklarının dağılması — bunların hepsi, Johnny gibi, kökünden koparılmış, hiçbir yere ait olmayan, öfkeli ve zeki ama hiçbir sistemin içinde kendine yer bulamayan bir kuşağın arka planını oluşturur. Johnny'nin Manchester'dan Londra'ya kaçışı, bireysel bir dram olduğu kadar, sanayisizleşmiş kuzeyden, "zenginleşen" güneye doğru bir toplumsal göçün de küçük bir yansıması.

Johnny'nin kıyamet teorileri, barkodlar ve "canavarın işareti" üzerine saplantılı monologları da, bu bağlamda daha derin bir anlam kazanır: Bu, sadece bireysel bir çılgınlık değil, tüketim toplumuna, her şeyin bir ürüne, bir koda indirgendiği bir dünyaya duyulan öfkenin dini bir dile bürünmüş hâli. Johnny, kapitalizmin gündelik nesnelerinde (bir süpermarket barkodunda) bir kıyamet işareti görüyorsa, bu, sistemin kendisine duyduğu derin güvensizliğin bir semptomu.

Jeremy karakteri ise, bu alt metnin diğer yarısını taşır: O, Thatcher döneminin "kazananı" — mülk sahibi, kendinden emin, hiçbir hesap vermeden istediğini alabilen bir sınıfın temsilcisi. Onun kadınlara uyguladığı şiddet, sadece kişisel bir sapkınlık değil, gücün hiçbir denetime tabi olmadığında nasıl çürüyebileceğinin bir alegorisi. Film, Johnny'nin sokak düzeyindeki öfkesi ile Jeremy'nin ev içi, görünmez şiddetini yan yana koyarak, aslında dönemin iki yüzünü — görünür yoksulluk ile görünmez ayrıcalık — çarpıcı bir simetriyle sergiliyor.

Evsizlik ve barınma krizi de filmin sürekli arka planında dolaşır — Johnny'nin geceyi geçirecek bir yer aramak zorunda kalması, terk edilmiş binalarda, yabancıların evlerinde geçici sığınaklar bulması, dönemin konut politikalarının yarattığı gerçek bir toplumsal krizin bireysel yansımasıdır. Leigh, bunu bir "sosyal mesele filmi" didaktikliğine düşmeden, sadece Johnny'nin gecelerinin dokusuna sessizce yedirerek gösteriyor.




Dokunduğu Yer: Bağlantı Kuramamanın Acısı

Naked'in en çok dokunan yanı, belki de Johnny'nin zekâsının, onu insanlardan nasıl uzaklaştırdığını göstermesi. Çoğumuz, zekânın, esprili olmanın, hızlı düşünmenin bir üstünlük olduğuna inanırız — ama film bize, bu özelliklerin bazen bir insanı gerçek yakınlıktan alıkoyabileceğini hatırlatıyor. Johnny, her konuşmayı bir performansa, bir entelektüel düelloya çeviriyor; ve bu sürekli performans, onu, gerçekten görülmekten, gerçekten sevilmekten koruyor — ama aynı zamanda ondan da mahrum bırakıyor.

Brian ile geçirdiği o gece sahnesi, belki de filmin en kırılgan anı — iki yalnız adamın, karanlık bir binada, hiçbir amaç gütmeden sadece konuşarak birbirlerine kısa süreli bir arkadaşlık sunması. Bu sahne bize, en derin yalnızlıkların bile, bazen tesadüfi, bazen çok kısa süreli bir insan bağlantısıyla hafifleyebileceğini hatırlatıyor — ama aynı zamanda, bu hafiflemenin ne kadar geçici, ne kadar kırılgan olduğunu da.

Louise ve Sophie'nin Johnny'ye duyduğu karışık duygular da — hem çekim hem tiksinti, hem şefkat hem öfke — tanıdık bir insanlık hâli. Bazı insanlar, bize acı verdikleri hâlde, içlerindeki parlaklığı, kırılganlığı görmemizi sağlayan bir şey taşırlar; ve bu, bizi onlardan uzaklaşmamız gerekirken yakınlaşmaya iter. Film, bu çelişkili çekimi yargılamadan gösteriyor.

En çok dokunan an belki de filmin sonunda, Johnny'nin dövülmüş, topallayarak, kimsenin onu gerçekten durdurmadığı bir sokakta uzaklaşması. Bu, bir kurtuluş değil — sadece bir devam etme. Film bize, bazı insanların hiçbir zaman "iyileşmediğini", sadece bir sonraki geceye, bir sonraki şehre sürüklenmeye devam ettiğini gösteriyor. Ve bu, acı ama dürüst bir son: Çünkü gerçek hayatta da, herkes bir kurtuluş bulamaz.

Son Söz

Naked, son karesinde Johnny'yi bırakır: topallayarak, lambaları sönmeye başlayan bir sokakta yürürken, nereye gittiği belli değildir. Sabah olmuştur, ama hiçbir şey aydınlanmamıştır.


Karanlıkta Bir Sinema Temmuz 2026



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sans Soleil: Hafızanın Gördüğü Şey Zaman Değildir

Karanlıkta Başlayan Yolculuk   Sinema salonu karardığında, yalnızca ışıklar sönmez. Dış dünyanın gürültüsü de yavaş yavaş geri çekilir. Perde aydınlandığında artık bulunduğumuz yer, fiziksel bir mekândan çok zihinsel bir alandır. Belki de bu yüzden sinema, diğer sanat dallarından farklı olarak hafızaya bu kadar yakındır. Bir romanı okurken kelimeleri takip ederiz; bir resmi incelerken bakışımızı yönlendiririz. Ama bir filmi izlerken, zamanın akışını ödünç alırız.Chris Marker'ın Sans Soleil filmi tam da bu ödünç alınmış zamanın içinde dolaşır. Onu bir belgesel, bir se yahat filmi ya da kişisel bir günlük olarak tanımlamak mümkündür; fakat bunların hiçbiri filmi açıklamaya yetmez. Çünkü Sans Soleil olayları değil, olayların zihinde bıraktığı izleri anlatır. Film boyunca anlatıcı, dünyanın farklı köşelerinden gönderildiği söylenen mektupları okur. Japonya, Gine-Bissau, İzlanda, Fransa... Coğrafyalar değişir; görüntüler değişir; insanlar değişir. Değişmeyen tek şey, hafızanın bu görünt...

Paris, Texas: Sesini Kaybetmiş Bir Adamın Coğrafyası

  I. Açılış Bir adam çölden çıkıyor. Kırmızı bir beyzbol şapkası, tozlu bir takım elbise, bomboş bir su matarası. Konuşmuyor. Dört gündür, belki dört yıldır konuşmuyor. Wim Wenders'ın 1984 tarihli Paris, Texas 'ı işte böyle başlar — bir figürle, bir toprak parçasıyla ve aralarındaki farkın giderek silindiği bir sessizlikle. Travis Henderson, Big Bend'in kavurucu ıssızlığında yürürken kamera onu bir peyzaj unsuru gibi çerçeveler; adam neredeyse kayalıklardan, çalılıklardan ayırt edilemez. Bu, filmin bütün mimarisini önceden haber veren bir görüntüdür: Travis, insan olmaktan çıkıp manzaraya karışmış bir bedendir, ve film boyunca yapacağı tek şey, o manzaradan sözcük sözcük geri dönmektir. Sam Shepard'ın kaleme aldığı senaryo, kayıp bir adamın hikâyesini anlatırken aslında Amerika'nın kendisine dair bir hikâye anlatır — neon tabelalarla süslenmiş, otoyollarla parçalanmış, aile denen efsaneyi hâlâ terk edemeyen bir ülke. Ama Paris, Texas bir ulus portresi olmaktan ö...

A Ay — Karanlığın İçinde Bir Sinema

A Ay — Karanlığın İçinde Bir Sinema  *Reha Erdem, 1988* Bir ev düşünün: gıcırdayan kapıları, dökülen sıvasıyla neredeyse uçurumun kıyısında duran, saatlerin fazlasıyla çoğaldığı bir köşk. İçinde yaşayanlar birbirlerine değil, kendi zamanlarına bakıyorlar. Ve bir kız çocuğu — Yekta — bu evin, bu zamanın, bu sessizliğin ortasında, gitmiş bir annenin hayaletiyle konuşmaya devam ediyor. Reha Erdem'in ilk uzun metrajlı filmi A Ay, tam da bu cümleyle özetlenemeyecek bir şey söylüyor aslında: kayıp, bir kere olup biten bir olay değil, evin duvarlarına, saatlerin tik-taklarına, martıların çığlıklarına sinen sürekli bir haldir. 1988'de, çok kısıtlı bir bütçeyle, Rumelihisarı'ndaki "perili köşk" olarak bilinen bir evde ve Büyükada ile Burgazada'da çekilen film, siyah-beyazın hem estetik hem metafizik bir tercih olduğu, sessiz sinemanın biçimsel hafızasını çağıran, John Donne'dan William Blake'e, Edip Cansever'den Vivaldi'ye uzanan bir referan...
Karanlıkta Bir Sinema — dünya sinemasına ve auteur filmlere dair Türkçe denemeler.