Ana içeriğe atla

Karanlıkta Bir Sinema: The Draughtsman's Contract

  Bir viyola teli gibi gergin bir öğleden sonra ışığında başlar her şey. Çim biçilmiş, meyveler dizilmiş, saçlar pudralanmış, cümleler cilalanmıştır. 1694 İngiltere'sinde bir malikâne, kendi kendini seyreden bir tiyatro sahnesine dönüşmüştür ve içindeki her insan replik söylemektedir — hakikati değil. Peter Greenaway'in 1982 tarihli ilk "konvansiyonel" uzun metrajı The Draughtsman's Contract , bir cinayet gizemi kılığına girmiş bir sanat-iktidar denemesidir; çözülmeyi değil, seyredilmeyi talep eden bir bilmecedir. Michael Nyman'ın Purcell'den devşirdiği barok-punk müziği eşliğinde, bir adam bir malikâneyi çizmeye gelir; tam da mesleğinin gururuyla, gördüğü her şeyi tarafsızca kaydettiğine inanır. Görmek ile anlamak arasındaki o eski uçurum, filmin tam ortasında sırıtarak durur. Adın Sırrı: The Draughtsman's Contract "Draughtsman" kelimesi İngilizcede teknik bir zanaatkârı işaret eder: mimari plan çizen, ölçekle, cetvelle, ızgarayla çalışan ki...

Caché: Duvarın Ardındaki Kamera


 Açılış

Bir sokak. Sabah ışığı, taş cepheli bir apartman, park etmiş arabalar, uzaktan geçen bisikletliler. Kamera hiç kıpırdamıyor. Öyle uzun süre kıpırdamıyor ki, izleyici bir noktada bunun bir film sahnesi değil bir güvenlik kaydı olduğunu düşünmeye başlıyor — ve tam o şüphe billurlaşırken görüntü donuyor, geri sarılıyor, bir el uzanıp kasedi durduruyor. Michael Haneke, Caché'yi işte bu sarsıntıyla açar: izleyiciye önce bakmayı öğretir, sonra o bakışın kime ait olduğunu bilemeyeceğini söyler.

Filmin anlattığı hikâye basit görünür: Georges Laurent (Daniel Auteuil), bir edebiyat programı sunucusu; karısı Anne (Juliette Binoche), bir yayınevi editörü; oğulları Pierrot on iki yaşında. Paris'in müreffeh bir banliyösünde, kitaplarla dolu bir evde yaşıyorlar. Bir gün kapılarına isimsiz bir paket bırakılıyor: evlerinin önünden çekilmiş, saatlerce süren bir kaset. Ardından tekinsiz çocuk çizimleri gelmeye başlıyor — boğazından kan fışkıran bir yüz. Polis ilgilenmiyor, çünkü ortada somut bir tehdit yok. Ama film asıl bu noktada gerçek konusunu ele veriyor: kasetler bir gerilim unsuru değil, bir tetikleyicidir. Georges'un altı yaşındayken, evlerine evlat edinilmek üzere gelen Cezayirli yetim Majid'i kıskançlıkla yalanlarla karalayıp evden gönderilmesini sağladığı bir çocukluk suçunu geri çağırırlar. Film boyunca sorduğumuz "kim izliyor bizi" sorusunun altında, çok daha eski bir soru yatar: Georges ne yaptı, ve bunu neden hiç hesaba çekmedi?

Haneke'nin planı en baştan bellidir: bir gerilim filminin iskeletini ödünç alıp içini bir vicdan muhasebesiyle doldurmak. İzleyici bir failin peşine düşer ama film ona hiçbir zaman klasik bir çözüm vermeyi vaat etmez — çünkü Haneke'nin asıl derdi "kim gönderdi" değil, "neden bu kadar uzun süre görmezden gelinebildi"dir.

Duygu Durumu: Paranoyanın Sesi

Caché izlerken hissedilen şey klasik bir gerilim geriliminden çok, yavaş yavaş sıkışan bir nefessizliktir. Ekranda hiçbir şey patlamıyor, kimse kovalanmıyor, ama her sahne bir tehdidin eşiğinde geçiyor gibi hissettiriyor — çünkü Haneke tehlikeyi asla net biçimde çerçevelemiyor. Film izleyiciyi sürekli bir "emin olamama" hâlinde tutar: bu gerçek mi, kayıt mı; bu anı mı, kâbus mu; bu masum mu, suçlu mu. Bu belirsizlik bir teknik oyun değil, doğrudan hissettirmeyi hedeflediği bir duygu durumudur — paranoya, ama dışarıdan gelen bir tehditten değil, insanın kendi geçmişinden kaynaklanan bir paranoya.

İzleyici filmi izlerken giderek Georges'a değil, Georges'un rahatına kızmaya başlar. Çünkü ortada klasik bir "kurban" gerilimi yoktur; ortada bir adamın, çok uzun süre önce yaptığı bir şeyi unutmaya ne kadar başarılı olduğunu görmenin verdiği tuhaf bir öfke vardır. Film sona erdiğinde kalan duygu bir rahatlama değil, bir ağırlıktır — sanki izleyici de, Georges gibi, bir şeyi görmezden gelmiş gibi hisseder.

Haneke'nin Planı

Haneke, Caché'yi çekmeden önce zaten bir sinema felsefesi kurmuş bir yönetmendi — Funny Games ve Kaynak gibi filmlerde izleyiciyi rahatsız etmeyi, sinemanın tüketim alışkanlıklarını sekteye uğratmayı bir yöntem hâline getirmişti. Caché'deki planı da bu çizginin devamıdır, ama burada araç değişir: şiddeti doğrudan göstermek yerine, izleyiciyi bir gözetleme cihazının içine hapseder. Haneke'nin kendi söyleşilerinde defalarca tekrarladığı bir cümle vardır — mesele "kim gönderdi" sorusuna cevap bulmak değil, izleyicinin bu soruyu sormaya neden bu kadar hevesli olduğunu göstermektir. Klasik sinema izleyiciyi bir bilmeceyle ödüllendirir, çözüldüğünde rahatlatır; Haneke'nin planı tam tersidir — bilmeceyi kurar, izleyiciyi ona bağımlı kılar, sonra çözümü hiç vermez, böylece izleyici kendi tatminsizliğiyle baş başa kalır.

Bu planın bir diğer katmanı, oyunculuk seçimlerinde görülür. Auteuil ve Binoche, Fransız sinemasının en "güvenilir," en sempatik yüzlerinden ikisidir — seyirci onları görür görmez taraf tutmaya, onlarla özdeşleşmeye hazırdır. Haneke bu güveni bilerek kullanır ve tersine çevirir: izleyici Georges'la özdeşleştiği için, onun suçunu fark ettiğinde kendi özdeşleşmesinden de rahatsız olur. Yönetmenin planı burada psikolojik bir tuzaktır — seyirciyi önce rahatlatıp sonra o rahatlığın bedelini ödetmek.

Prodüksiyon düzeyinde de aynı disiplin görülür: Haneke oyunculardan sahneleri bölmeden, uzun çekimler hâlinde, neredeyse tiyatro provası gibi baştan sona oynamalarını ister — bu da kameranın kesintisizliğiyle örtüşen bir kontrol biçimidir. Set üzerinde hiçbir "kurtarma" kesmesi yoktur; oyuncu bir sahneyi baştan sona, hatasıyla sevabıyla taşımak zorundadır. Bu yöntem, filmin izleyiciye dayattığı sabır ve rahatsızlığın aynısını oyunculara da dayatır — Haneke'nin planı, setten perdeye kadar tek bir mantıkla işler: kimseye kolay bir çıkış bırakmamak.

Form: Kayıt ile Film Arasındaki Sınırın Silinmesi

Haneke'nin en radikal kararı, Caché'de "gerçek" film görüntüsü ile "kaset" görüntüsü arasındaki farkı bilerek belirsizleştirmesidir. İkisi de aynı statik, sabit, kesintisiz uzun planlarla çekilir; ikisinde de kamera hareket etmez, yakınlaşmaz, izlemez — sadece kaydeder. İzleyici çoğu zaman bir sahnenin gerçek zamanlı mı yoksa bir video kaydı mı olduğunu ancak sahne bitip görüntü donduğunda, bir elin kasedi durdurduğunu gördüğünde anlar. Bu, klasik gerilim sinemasının en temel sözleşmesini kırar: kameranın masum olduğu, sadece bize hikâyeyi göstermek için orada bulunduğu varsayımını. Haneke'de kamera hiçbir zaman masum değildir; her zaman birinin bakışıdır, ve o bakış çoğunlukla düşmanca ya da en azından suç ortağıdır.

Kurgu da bu mantığa hizmet eder. Sahneler arasında yumuşak geçişler, açıklayıcı kesmeler yoktur; bir sahne aniden biter, ekran birkaç saniye siyaha döner, sonra yeni bir sahne başlar — izleyiciye hiçbir zaman "şimdi neredeyiz, ne zamandayız" güvencesi verilmez. Bu boşluklar filmin en huzursuz edici unsurlarından biridir, çünkü izleyiciyi tıpkı Georges gibi sürekli bir şeyi kaçırmış hissiyle bırakır.

Ses tasarımı da aynı çileciliğe tabidir: film boyunca hiçbir non-diegetik müzik yoktur. Ne bir gerilim kırıcı, ne bir duygu yönlendirici tını. Sadece evin içindeki sessizlik, sokağın ambiyans sesi, telefonun çalışı. Bu sessizlik izleyiciyi kendi paranoyasıyla baş başa bırakır; müzik olmadığında korkacağımız yeri bilemeyiz, bu yüzden her yerden korkarız. Görüntü yönetmeni Christian Berger'in HD video ile 35mm filmi kasıtlı olarak birbirine benzetmesi de aynı stratejinin bir parçası: göz, hangi görüntünün "kurgu" hangisinin "kanıt" olduğunu ayırt edemez hale gelir. Renk paleti soğuk, gri-mavi tonlarda seyreder — burjuva rahatlığının steril, cilalı yüzeyi. Ta ki Georges'un çocukluk anılarına, Cezayirli Majid'in ailesine dair sahnelere geçildiğinde, ışık bir tık daha sarı, daha eski, daha "hatırlanmış" bir tona bürünene kadar.

Sahne İncelemesi — Spoiler İçerir

(Bu bölüm filmin kritik sahnelerini ayrıntılarıyla anlatır.)

Filmin en sarsıcı anı, Georges'un Majid'i son kez ziyaret ettiği sahnedir. Majid onu dairesine çağırır, sakin bir sesle "Seni görmek istedim" der — ve Georges daha ne olduğunu anlayamadan boğazını keserek intihar eder. Kamera kesmez. Kaçmaz. Kanın akışını, Majid'in yere düşüşünü, Georges'un dehşetle donup kalışını aynı sabit kareden, aynı mesafeden izlemeye devam eder. Haneke burada izleyiciyi tam da filmin başından beri eğittiği şeyle cezalandırır: bakmayı öğrettiği o soğuk, tarafsız kamerayla, artık bakmak istemediğimiz bir şeyi izlemeye zorlar bizi. Şiddet, tipik gerilim sinemasının kestiği, müzikle yumuşattığı, kahramanın tepkisine odaklandığı bir an değildir burada; çıplak, anlık ve geri alınamazdır. Ve en can alıcısı: Georges'un tepkisi bir hüzün ya da vicdan azabı değil, önce şok, sonra tuhaf bir rahatlama gibi görünür — sanki mesele artık "halledilmiştir."

Bu sahneden hemen sonra gelen sahnede Georges bir sinemaya gider — kendini bir kurgu dünyasına, bir kaçış anlatısına gömer. Haneke'nin en acımasız ironilerinden biridir bu: gerçek bir insanın ölümüne tanık olan adam, çareyi kurmaca bir görüntüde arar, tıpkı seyirci gibi.

Ve son sahne: Pierrot'nun okulunun önü, öğrenciler çıkıyor, ebeveynler bekliyor, kalabalık bir günlük yaşam görüntüsü. Kamera yine hareketsiz, yine mesafeli, jenerik boyunca dakikalarca sürüyor. Kareyi dikkatle izleyenler, sol tarafta, kalabalığın arasında Pierrot ile Majid'in oğlunun buluşup birkaç kelime konuştuğunu fark eder — ama bu diyalog duyulmaz, çerçeve yakınlaşmaz, hiçbir vurgu yapılmaz. Haneke bunu bilerek kaçırılabilir kılmıştır; ilk gösterimlerde izleyicilerin neredeyse yarısının bu anı fark etmediği bilinir. Bu son kare, filmin başındaki açılış planının bir yankısıdır — belki de bu sahne de bir kasettir, belki de kronolojik olarak filmin başından önce geçmektedir. Haneke, kim kasetleri gönderdi sorusuna asla cevap vermez, çünkü sorunun kendisi bir tuzaktır: mesele failin kimliği değil, suçun nasıl kuşaktan kuşağa, sessizce, itiraf edilmeden aktarıldığıdır.


Ekim'in Sesi, Ekranın Sessizliği

Caché'nin ne anlattığını tam olarak kavramak için filmde bir kez, geçerken telaffuz edilen bir tarihe bakmak gerekir: 17 Ekim 1961. O gece Paris polisi, Cezayir bağımsızlık savaşına destek gösterisi yapan yüzlerce Cezayirli göstericiyi Seine Nehri'ne atarak öldürmüştü — Fransız devletinin onlarca yıl resmen tanımadığı, sessizce gömdüğü bir katliam. Georges'un altı yaşındayken evlat edinilmesini engellediği Majid, ailesini o gece kaybetmiş bir çocuktur.

Haneke burada kişisel suçu ulusal suçun bir minyatürü olarak kurar, ve film aslında tam da bu iki katmanın üst üste binmesini anlatır: Fransa'nın sömürge geçmişiyle yüzleşmeyi reddedişi, Georges'un kendi çocukluk ihanetiyle yüzleşmeyi reddedişinde küçük ölçekte tekrarlanır. İkisi de aynı cümleyle örtülür — "O çok eskidendi, artık önemi yok" — Georges bunu kendi geçmişi için söyler, Fransa devleti bunu 1961 için söyler. Film hiçbir zaman bunu didaktik biçimde açıklamaz; televizyonda geçen bir haber, duvardaki bir gazete kupürü kadar sessiz bırakır bu bilgiyi, tıpkı Fransa'nın kendi tarihini nasıl sessizce bıraktığı gibi.

Bu paralellik, filmin başlığına da yansır: Caché, "saklı" demektir, ama neyin saklı olduğu çoğuldur — kasetlerin kaynağı saklıdır, Georges'un yalanı saklıdır, Fransa'nın 1961'i saklıdır. Haneke'nin asıl iddiası şudur: bireysel vicdan ile kolektif tarih aynı bastırma mekanizmasıyla çalışır, ölçek farklı ama mantık aynıdır — ikisi de örtüldükleri yerde çürümeye devam eder ve er ya da geç, bir kaset olarak ya da bir tarih olarak, geri döner.

Boğazı Kesilen Horoz

Georges'un tekrarlayan bir kâbusu vardır: küçük Majid'in ağzından kan fışkırırken, elinde bir baltayla bir horozun boynunu vurduğu bir çocukluk anısı — ya da belki bir hayal, belki bir tahrifat. Bu imge filmde birkaç kez, hep aynı ham, açıklamasız haliyle geri döner. Beden burada hafızanın kayıt cihazı hâline gelir; Georges'un bilinçli zihni yalanı yıllardır düzenli bir anlatıya çevirmiş olsa da, bedeni — kâbusları, uykusuzluğu, mide bulantısı — o düzenlemeyi kabul etmez. Kan, filmde defalarca geri döner: çizimlerdeki kan, kâbustaki kan, ve nihayetinde Majid'in gerçek intiharındaki kan. Haneke, hafızanın söylemsel değil bedensel olduğunu iddia eder gibidir — Georges kelimelerle kendini aklayabilir, ama teni, çocukluğunda gördüğü şiddeti hiç unutmamıştır. Suç, zihinde bir hikâye olarak yeniden yazılabilir; ama tende, bir refleks olarak kalır.

İzleyenin Suçu

Caché'yi izlemek, güvenli bir mesafeden bir ahlaki dram seyretmek değildir; filmin biçimsel stratejisi tam olarak bunu engellemek üzere kuruludur. Kaset görüntüleri ile "gerçek" film görüntüleri arasındaki fark ortadan kaldırıldığında, izleyicinin kendisi de bir gözetleyici konumuna itilir — Georges'u, Anne'i, evlerini izleyen o meçhul kamera ile, koltuğumuzdan bu aileyi izleyen bizim bakışımız arasında hiçbir biçimsel fark yoktur. Haneke bunu kazara yapmaz; sinemanın kendisinin bir gözetleme aygıtı olduğunu, izleyicinin masum bir tanık değil bir suç ortağı olduğunu söyler. Film bittiğinde, "kim gönderdi bu kasetleri" sorusunun cevapsız kalması bir eksiklik değildir — çünkü asıl soru hiçbir zaman bu değildi. Asıl soru, bir toplumun ya da bir bireyin, başkasının acısına tanık olduğu hâlde bakmayı reddetmesiyle ilgiliydi, ve o tanıklığın bir parçası olan bizdik.

Son Söz: "Je voulais que tu sois présent"

Caché, tek cümleyle özetlenmek istenirse, şunu anlatır: bastırılan suç kaybolmaz, sadece biçim değiştirip geri döner — bir kâbus, bir kaset, ya da bir çocuk olarak. Georges'un hikâyesi ile Fransa'nın 1961 hikâyesi, Haneke'nin elinde aynı çatının iki katı hâline gelir. Alt katta bireysel bir yalan vardır: bir çocuğun kıskançlığı, bir adamın bunu asla telafi etmeyişi. Üst katta kolektif bir yalan vardır: bir devletin, kendi şiddetini resmi tarihten sildiği bir gece. Film bu ikisini hiçbir zaman aynı cümlede birleştirmez, ama aynı mimariyle inşa eder — ikisi de "unutma," "önemsizleştirme," "sessizce geçiştirme" refleksiyle işler, ve ikisi de bir gün, beklenmedik bir biçimde, geri gelir.

Film bir çözülmeyle bitmiyor, çünkü Haneke'nin meselesi hiçbir zaman bir bilmeceyi çözmek olmadı. Georges filmin sonunda hâlâ Georges'tur — yatağına uzanmış, uyku ilacı almış, kendi evinin güvenliğine geri çekilmiş bir adam. Hiçbir ceza almaz, hiçbir itirafta bulunmaz, hiçbir arınma yaşamaz. Bu, filmin en acımasız kararıdır: bazı suçlar hesap vermeden yaşanır, bazı sessizlikler hiç bozulmadan nesilden nesile geçer. Haneke bize bir ahlaki ders vermiyor; bize sadece, bakmayı seçmediğimiz şeylerin de bir yerlerde, sessizce, birikmeye devam ettiğini gösteriyor. Film ekranı kararınca, o birikim bitmiyor — sadece bizim görüş alanımızdan çıkıyor.

Bunu Seven Bunu da Sevdi

  • Kaynak (1992, Haneke) — Burjuva ailesinin içine sızan açıklanamaz bir tehdit teması, Caché'nin ilk provası gibidir; aynı soğuk gözlemci kamerayla kurulmuştur.
  • Elephant (2003, Gus Van Sant) — Statik, sabırlı planlarla inşa edilmiş, şiddeti asla estetize etmeyen bir başka film; izleyiciyi rahatsız edici bir mesafede tutma stratejisi ortak.
  • The White Ribbon (2009, Haneke) — Bastırılmış suçun nesilden nesile nasıl aktarıldığı meselesini, bu kez bir köyün kolektif belleği üzerinden genişleterek sürdürür.
  • A Separation (2011, Asghar Farhadi) — Kesin bir suçlu bulunamayan, herkesin kısmen haklı kısmen suçlu olduğu bir ahlaki bulanıklık kurar; Caché'nin ahlaki muğlaklığıyla akraba.
  • Memories of Murder (2003, Bong Joon-ho) — Çözülmeyen bir gizemin, bireysel bir vaka olmaktan çıkıp toplumsal bir travmanın aynası hâline gelmesi bakımından benzer bir yapı taşır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sans Soleil: Hafızanın Gördüğü Şey Zaman Değildir

Karanlıkta Başlayan Yolculuk   Sinema salonu karardığında, yalnızca ışıklar sönmez. Dış dünyanın gürültüsü de yavaş yavaş geri çekilir. Perde aydınlandığında artık bulunduğumuz yer, fiziksel bir mekândan çok zihinsel bir alandır. Belki de bu yüzden sinema, diğer sanat dallarından farklı olarak hafızaya bu kadar yakındır. Bir romanı okurken kelimeleri takip ederiz; bir resmi incelerken bakışımızı yönlendiririz. Ama bir filmi izlerken, zamanın akışını ödünç alırız.Chris Marker'ın Sans Soleil filmi tam da bu ödünç alınmış zamanın içinde dolaşır. Onu bir belgesel, bir se yahat filmi ya da kişisel bir günlük olarak tanımlamak mümkündür; fakat bunların hiçbiri filmi açıklamaya yetmez. Çünkü Sans Soleil olayları değil, olayların zihinde bıraktığı izleri anlatır. Film boyunca anlatıcı, dünyanın farklı köşelerinden gönderildiği söylenen mektupları okur. Japonya, Gine-Bissau, İzlanda, Fransa... Coğrafyalar değişir; görüntüler değişir; insanlar değişir. Değişmeyen tek şey, hafızanın bu görünt...

Paris, Texas: Sesini Kaybetmiş Bir Adamın Coğrafyası

  I. Açılış Bir adam çölden çıkıyor. Kırmızı bir beyzbol şapkası, tozlu bir takım elbise, bomboş bir su matarası. Konuşmuyor. Dört gündür, belki dört yıldır konuşmuyor. Wim Wenders'ın 1984 tarihli Paris, Texas 'ı işte böyle başlar — bir figürle, bir toprak parçasıyla ve aralarındaki farkın giderek silindiği bir sessizlikle. Travis Henderson, Big Bend'in kavurucu ıssızlığında yürürken kamera onu bir peyzaj unsuru gibi çerçeveler; adam neredeyse kayalıklardan, çalılıklardan ayırt edilemez. Bu, filmin bütün mimarisini önceden haber veren bir görüntüdür: Travis, insan olmaktan çıkıp manzaraya karışmış bir bedendir, ve film boyunca yapacağı tek şey, o manzaradan sözcük sözcük geri dönmektir. Sam Shepard'ın kaleme aldığı senaryo, kayıp bir adamın hikâyesini anlatırken aslında Amerika'nın kendisine dair bir hikâye anlatır — neon tabelalarla süslenmiş, otoyollarla parçalanmış, aile denen efsaneyi hâlâ terk edemeyen bir ülke. Ama Paris, Texas bir ulus portresi olmaktan ö...

A Ay — Karanlığın İçinde Bir Sinema

A Ay — Karanlığın İçinde Bir Sinema  *Reha Erdem, 1988* Bir ev düşünün: gıcırdayan kapıları, dökülen sıvasıyla neredeyse uçurumun kıyısında duran, saatlerin fazlasıyla çoğaldığı bir köşk. İçinde yaşayanlar birbirlerine değil, kendi zamanlarına bakıyorlar. Ve bir kız çocuğu — Yekta — bu evin, bu zamanın, bu sessizliğin ortasında, gitmiş bir annenin hayaletiyle konuşmaya devam ediyor. Reha Erdem'in ilk uzun metrajlı filmi A Ay, tam da bu cümleyle özetlenemeyecek bir şey söylüyor aslında: kayıp, bir kere olup biten bir olay değil, evin duvarlarına, saatlerin tik-taklarına, martıların çığlıklarına sinen sürekli bir haldir. 1988'de, çok kısıtlı bir bütçeyle, Rumelihisarı'ndaki "perili köşk" olarak bilinen bir evde ve Büyükada ile Burgazada'da çekilen film, siyah-beyazın hem estetik hem metafizik bir tercih olduğu, sessiz sinemanın biçimsel hafızasını çağıran, John Donne'dan William Blake'e, Edip Cansever'den Vivaldi'ye uzanan bir referan...
Karanlıkta Bir Sinema — dünya sinemasına ve auteur filmlere dair Türkçe denemeler.