Bir viyola teli gibi gergin bir öğleden sonra ışığında başlar her şey. Çim biçilmiş, meyveler dizilmiş, saçlar pudralanmış, cümleler cilalanmıştır. 1694 İngiltere'sinde bir malikâne, kendi kendini seyreden bir tiyatro sahnesine dönüşmüştür ve içindeki her insan replik söylemektedir — hakikati değil. Peter Greenaway'in 1982 tarihli ilk "konvansiyonel" uzun metrajı The Draughtsman's Contract , bir cinayet gizemi kılığına girmiş bir sanat-iktidar denemesidir; çözülmeyi değil, seyredilmeyi talep eden bir bilmecedir. Michael Nyman'ın Purcell'den devşirdiği barok-punk müziği eşliğinde, bir adam bir malikâneyi çizmeye gelir; tam da mesleğinin gururuyla, gördüğü her şeyi tarafsızca kaydettiğine inanır. Görmek ile anlamak arasındaki o eski uçurum, filmin tam ortasında sırıtarak durur. Adın Sırrı: The Draughtsman's Contract "Draughtsman" kelimesi İngilizcede teknik bir zanaatkârı işaret eder: mimari plan çizen, ölçekle, cetvelle, ızgarayla çalışan ki...
Giriş: Bir kadın, ateşin ışığında konuşuyor. "Reynolds hayallerimi gerçekleştirdi," diyor, sesi düz, neredeyse resmi, sanki bir ifade tutanağına konuşuyormuş gibi. Karşısında kim oturuyor, göremiyoruz. Film daha ilk karesinde bize bir yalanla mı, yoksa bir gerçekle mi karşı karşıya olduğumuzu söylemiyor; sadece bekletiyor, bir itirafın eşiğinde bırakıyor bizi ve sonra hiçbir açıklama yapmadan geriye gidiyor — aylar öncesine, bir adamın sabah rutinine. Aynada kravatını düzeltişine, saçını tarayışına, çorabını çekişine, ayakkabısını bağlayışına: bir törenin, neredeyse bir ayinin ilk adımlarına tanık oluyoruz. Paul Thomas Anderson bize dikişin altındaki ipliği gösteriyor daha en baştan, ama biz bunu ancak film bittiğinde fark edeceğiz. Phantom Thread, görünürde bir moda evinin öyküsü — İkinci Dünya Savaşı sonrası Londra'sında, kraliyet ailesinin ve sosyetenin elbiselerini diken bir "House of Woodcock"un iç işleyişi. Ama Anderson'ın asıl anlattığı, iki insanın...