Ana içeriğe atla

Karanlıkta Bir Sinema: The Draughtsman's Contract

  Bir viyola teli gibi gergin bir öğleden sonra ışığında başlar her şey. Çim biçilmiş, meyveler dizilmiş, saçlar pudralanmış, cümleler cilalanmıştır. 1694 İngiltere'sinde bir malikâne, kendi kendini seyreden bir tiyatro sahnesine dönüşmüştür ve içindeki her insan replik söylemektedir — hakikati değil. Peter Greenaway'in 1982 tarihli ilk "konvansiyonel" uzun metrajı The Draughtsman's Contract , bir cinayet gizemi kılığına girmiş bir sanat-iktidar denemesidir; çözülmeyi değil, seyredilmeyi talep eden bir bilmecedir. Michael Nyman'ın Purcell'den devşirdiği barok-punk müziği eşliğinde, bir adam bir malikâneyi çizmeye gelir; tam da mesleğinin gururuyla, gördüğü her şeyi tarafsızca kaydettiğine inanır. Görmek ile anlamak arasındaki o eski uçurum, filmin tam ortasında sırıtarak durur. Adın Sırrı: The Draughtsman's Contract "Draughtsman" kelimesi İngilizcede teknik bir zanaatkârı işaret eder: mimari plan çizen, ölçekle, cetvelle, ızgarayla çalışan ki...

Lurker: Görülmenin Fiyatı



## I. Karanlıkta

Bir kamera lensi, bir insanı sevmenin en soğuk biçimidir. Alex Russell'ın ilk uzun metrajı *Lurker*, bu soğukluğun içinde kıvrılıp duran bir hikâye anlatır: Matthew adında, Los Angeles'ta bir giyim mağazasında çalışan genç bir adamın, yükselişteki bir pop yıldızı Oliver'ın hayatına sızma çabası. Ama bu bir hayranlık hikâyesi değil — ya da öyle başlar, sonra bir şeye dönüşür ki adını koymak zorlaşır. Sevgi mi, iştah mı, yoksa sadece görünür olma açlığı mı olduğu belirsizleşen bir şey.

Film, ilk sahnesinde bunu zaten itiraf eder. Oliver mağazaya girer, herkes onu tanır, ona yönelir; Matthew ise tanımıyormuş gibi yapar. Bu, filmin ahlaki evreninin ilk yasasıdır: burada hiçbir ilgi saf değildir, her jest bir stratejinin parçasıdır. Matthew'un kayıtsızlığı sahnelenmiştir — Oliver'ın dikkatini çekmek için tasarlanmış bir kayıtsızlık. Ve işe yarar. Rus­sell, bu andan itibaren izleyiciyi bir suç ortağına dönüştürür: Matthew'un manipülasyonlarını görürüz, ama onun peşinden gitmeye devam ederiz, çünkü film de tıpkı Matthew gibi, gözünü Oliver'dan ayıramaz.

*Lurker* bir gerilim filmi değildir aslında — ya da öyle pazarlanır ama öyle davranmaz. Kan yoktur, silah yoktur, klasik bir tehdit anı bile yoktur neredeyse sona kadar. Bunun yerine, sosyal statünün kendisini bir gerilim mekanizmasına çeviren bir film izleriz. Kim içeride, kim dışarıda; kimin telefonu kimin cebinde, kim kimin videosunda hangi karede — bunlar hayat memat meselesi haline gelir. Russell'ın *The Bear* ve *Beef*'te yazdığı o boğucu, nefes almayan grup dinamikleri burada da işler; ama bu sefer mizah kalkanı olmadan, çıplak bir güç oyunu olarak.

## II. Biçim: Merceğin İçinde Kaybolmak

Russell'ın en kurnaz kararı, filmin görsel dilini Matthew'un kendi kamerasıyla iç içe geçirmesidir. Görüntü yönetmeni Pat Scola, dijital-ham bir estetik kurar — el kamerası titrekliği, doğal ışık, konser sahnelerinin gerçek partilerde çekilmiş olmasının getirdiği kontrolsüz enerji. Bu sahneler kurgusal değil, gerçekten Zack Fox'un DJ'lik yaptığı partilerde çekilmiş; kalabalık gerçek, coşku gerçek. Bu, filme belgesel bir nefes katar ama aynı zamanda rahatsız edici bir soru sorar: Nerede biter gerçeklik, nerede başlar performans?

Kamera sık sık Matthew'un kendi çektiği görüntülerle iç içe geçer — cep telefonu ekranları, dijital kamera vizörleri, sonradan kurgulanmış müzik videosu parçaları. İzleyici, kimin baktığını her zaman bilemez: Bu Russell'ın kamerası mı, yoksa Matthew'un mu? Bu belirsizlik tesadüfi değil; filmin tezinin ta kendisi. Çünkü *Lurker*'da bakmak bir eylemdir, belki de tek gerçek eylem biçimidir. Matthew'un gücü fiziksel değildir, sosyal de değildir aslında — o sadece belgelemenin, kaydetmenin, görünür kılmanın gücüdür. Kim neyi çekerse, o kişi anlatıyı kontrol eder.

Kurgu (David Kashevaroff) bu mantığı devam ettirir: sahneler arasındaki geçişler çoğu zaman bir jump cut'la, bir sıçramayla gelir — sanki zaman Matthew'un lehine ya da aleyhine ilerliyormuş gibi keskin kesilir. Grup sekansları özellikle ustaca kurgulanmıştır; bir odada altı yedi kişi varken kamera kimin kime baktığını, kimin kimden dışlandığını neredeyse koreografik bir hassasiyetle takip eder. Bu, ansambl aktörlüğünün de bir zaferi — Théodore Pellerin ve Archie Madekwe'nin performansları kadar, çevrelerindeki grup (Havana Rose Liu, Daniel Zolghadri, Sunny Suljic, Zack Fox) bu mikro-siyasetin canlı kalmasını sağlar.

Renk paleti bilinçli olarak "influencer estetiği"ne yaklaşır — pastel neon ışıklar, telefon flaşının sert beyazı, stüdyo ışıklarının yapaylığı. Ama bu yapaylık asla ironiye kaymaz; Russell, karakterlerinin dünyasını küçümsemek yerine ona ciddiyetle bakar. Kenneth Blume'un müziği ise filmin nabzı gibi çalışır — bazen diegetik, bazen değil, sınır sürekli bulanıklaşır, tıpkı gerçeklik ile performans arasındaki sınır gibi.

## III. Karakterler: İki Boşluk

**Matthew**, filmin merkezinde duran bir muamma değildir aslında — tam tersine, çok net bir mekanizmadır, sadece motoru gizlidir. Théodore Pellerin bu rolü, yüzünün her kasını kontrol eden bir aktör hassasiyetiyle oynar: gözlerindeki hesap, gülümsemesindeki gecikme. Matthew asla açıkça yalan söylemez; sadece doğruyu asla tam söylemez. O bir manipülatör değil — ya da sadece manipülatör değil; o, ait olmanın hiçbir doğal yolunu bulamamış birinin icat ettiği yapay bir ait olma biçimidir. Onun trajedisi kötü olması değil, sevginin yerine sadece stratejiyi koyabilmesidir — çünkü belki de başka bir dil hiç öğrenmemiştir.

**Oliver** ise Archie Madekwe'nin elinde tuhaf bir ikizlik taşır: hem bir yıldız hem bir çocuk. Şöhretin eşiğinde olmak, ona sürekli bir performans zorunluluğu yükler — herkesin önünde cömert, herkesin önünde ilgili, herkesin önünde "gerçek" olmak zorundadır, ki bu da onu paradoksal biçimde en sahte hale getirir. Oliver'ın Matthew'a duyduğu ilgi de bu boşluktan doğar: Matthew ona hayranlık değil, *bakış* sunar — onu çekim altına alan, onu belgeleyen, onu önemli kılan bir bakış. Oliver'ın çevresindeki herkes bir şey ister ondan; Matthew ise ona bir şey *verir* gibi görünür, en azından başta. Bu yanılsama, filmin en acı ironisidir.

Çevre karakterler — Noah'nın kıskanç yaratıcı yönetmenliği, Jamie'nin stilist hırsı, Swett'in DJ'lik yapan sadakati — bir kraliyet sarayının dalkavuklarına benzer bir ekosistem kurar. Herkes Oliver'ın etrafında dönerken, kimin merkeze daha yakın olduğu sürekli yeniden müzakere edilir. Matthew bu sisteme girdiğinde asıl yaptığı şey, oyunun kurallarını değil, oyunu oynama *hızını* değiştirmektir.

## IV. Sahne: Kamera Sahibi Olmak (Spoiler İçerir)

*Bu bölüm filmin sonunu ve kritik sahnelerini tartışır.*

Filmin dönüm noktalarından biri, Matthew'un bir müzik videosu çekimine dahil olduğu sekanstır. Noah'nın ekstra bataryaları unutması — ya da unutmuş gibi görünmesi — çekimi tehlikeye atar; Matthew tam bu boşlukta devreye girer, kurtarıcı rolünü üstlenir. Bu, filmin en net biçimde ortaya koyduğu şeydir: Matthew'un gücü asla doğrudan saldırgan değildir. O asla birini iterek düşürmez; sadece başkalarının düşmesi için gereken boşlukları sabırla bekler, bazen de o boşlukları sessizce genişletir.

Zirve nokta, grubun içindeki güven ağının çözülmeye başladığı andır — kim kiminle konuştu, kim neyi kime söyledi sorularının artık paranoyaya dönüştüğü an. Russell burada şiddeti fiziksel bir patlamaya değil, bir güven krizine taşır; bu, filmin en cesur kararıdır, çünkü bir "gerilim filmi" beklentisiyle gelen izleyiciyi, klasik bir doruk noktasından mahrum bırakır. Ama tam da bu mahrumiyet, filmin argümanını güçlendirir: gerçek dünyada obsesyon nadiren bıçakla biter, sessiz bir el değiştirmeyle biter.

Final, aylar sonrasına sıçrar. Oliver artık o pembe boyalı saçları yoktur; sade, stilize edilmemiş giyinir — sahne kostümünden çıkmış, kendi derisine dönmüş gibidir. Bir belgesel gösterimindeyizdir, ve gösterilen belgesel Matthew'un çektiği görüntülerden oluşmaktadır. Ekip başta ona güvenmez, ama zamanla onun görme biçimini, hikâye anlatma yeteneğini kabul eder. Matthew, mağazadaki işini bırakıp kendini tamamen bu işe adamıştır.

Ve sonra son sahne gelir: sokakta biri Matthew'u tanır — Oliver'ın hesabından, sosyal medyadan tanır onu — ve ona "Sen ne iş yapıyorsun aslında?" diye sorar. Matthew kekeler. Cevap veremez. Bu, filmin en keskin cümlesidir çünkü hiç söylenmemiştir: Matthew istediği görünürlüğe kavuşmuştur, ama bu görünürlük onu bir sanatçı, bir yaratıcı, bir arkadaş olarak değil, sadece "Oliver'ın yanındaki adam" olarak tanımlamıştır. Ün, ona bir kimlik vermez — sadece bir yansımayı büyütür. O hâlâ, en başından beri olduğu şeydir: bir başkasının ışığında var olan bir gölge.

## V. Lensin Arkasındaki Açlık

*Lurker*'ın en rahatsız edici tarafı, izleyiciyi Matthew'un bakış açısına o kadar ustaca hapsetmesidir ki, filmin ilerleyen dakikalarında onun manipülasyonlarını görsek bile, ona bir tür sadakat hissetmeye devam ederiz. Bu bir kazadan değil, tasarımdan gelir. Russell, karakterlerin "arketip" olduğunu söylerken aslında bir itirafta bulunur: bu insanları hepimiz tanıyoruz, belki hepimiz bir noktada bu insanlardan biri olduk — bir grubun kenarında durup içeri girmenin bir yolunu arayan, kabul edilmenin dilini konuşmayı öğrenmeye çalışan biri.

Ama açlığın kendisi de tabakalıdır, tek bir dürtüye indirgenemez. Matthew'un istediği şey en başta arkadaşlık gibi görünür, sonra statü gibi, sonra kontrol gibi — ama film bu üçünü hiçbir zaman birbirinden ayırmaz, çünkü Matthew'un zihninde de ayrılmazlar. Onun için sevilmek ile önemli olmak, önemli olmak ile görülmek aynı şeydir; bu üçlü sarmalın çözülmemiş olması, karakterin patolojisinin tam da özüdür. Bir insan sevgiyi ancak kanıtlanabilir, ölçülebilir bir şey olarak tanıyorsa — bir takipçi sayısı, bir video görünürlüğü, bir grup fotoğrafındaki konum olarak — o insanın sevmesi de sevilmesi de imkânsızlaşır. Matthew işte bu imkânsızlığın içinde yaşar ve onu fark etmez, çünkü ona göre bu, herkesin yaşadığı dünyanın olağan mantığıdır.

Açlığın en tehlikeli yanı, kendini bir yetenek gibi sunabilmesidir. Matthew'un kamerasının arkasındaki gözü gerçekten keskindir — bu bir yalan değil, filmin ona verdiği tek dürüst pay budur. Onun çektiği görüntüler gerçekten iyidir, gerçekten bir bakışı, bir sezgiyi taşır. Ama Russell bunu bir kurtuluş olarak sunmaktan kaçınır: yetenek, açlığı meşrulaştırmaz, sadece onu daha etkili, daha sinsi kılar. Matthew'un yeteneği olmasaydı, manipülasyonları çok daha çabuk teşhir olurdu; yeteneği sayesinde, kendini vazgeçilmez kılmayı başarır. Bu da filmin en keskin gözlemlerinden biridir: geç kapitalist ünlü kültüründe, gerçek bir yetenek ile stratejik bir konumlanma her zaman ayırt edilebilir değildir — ikisi aynı bedende, aynı jestte bir araya gelebilir, ve tam da bu yüzden kimse Matthew'u zamanında durduramaz.

Bu açlığın kökeninde bir yalnızlık vardır ama film bu yalnızlığı asla açıklamaya, sebeplendirmeye kalkışmaz — ne bir travma anlatısı sunar, ne bir aile geçmişi, ne bir "bu yüzden böyle oldu" cümlesi. Matthew, hiçbir arka planı olmayan bir açlık olarak var olur ekranda, ve bu belki de en ürkütücü seçimdir: çünkü açıklanabilir bir acı, en azından bir sınırı işaret eder — nerede başladığını, dolayısıyla belki nerede bitebileceğini gösterir. Açıklanamayan bir açlık ise sınırsızdır. Matthew'un neyi kaç kere elde ederse etsin doymayacağını hissederiz, çünkü açlığının nesnesi hiçbir zaman net değildir — Oliver değildir sadece, Oliver'ın çevresindeki ışıktır, o ışığın kendisine de bulaşabileceği ihtimalidir. Ve ışık, tanımı gereği, asla tutulamaz; sadece yansıtılabilir. Matthew bunu bilmeden yaşar bütün film boyunca — bilseydi belki bir yerde durabilirdi.

## VI. Ekranın Teni

Filmde beden, garip bir biçimde ikinci plana düşer — ya da daha doğrusu, bedenler ekranlar aracılığıyla dolaşıma girmeden önce tam olarak var olmazlar. Oliver'ın sahne üstündeki fiziksel varlığı, ancak kalabalığın telefonlarından yansıyınca anlam kazanır; Matthew'un Oliver'a olan yakınlığı da fiziksel bir sıcaklıktan çok, ortak bir kadrajda bulunmaktan, aynı çekimde yer almaktan ibarettir. Bu film, dokunuşun giderek görüntüyle ikame edildiği bir dünyayı resmeder.

Théodore Pellerin'in bedensel performansı bu tezi taşır: Matthew'un bedeni hep hafifçe gergindir, hep bir kadrajın içine girmeye veya ondan çıkmaya hazırlanıyormuş gibi durur. O asla tam rahat değildir bir odada — çünkü onun için oda, sadece potansiyel bir çekim alanıdır. Omuzları hep hafifçe bir kameraya doğru dönüktür, sanki görünmeyen bir lens onu sürekli izliyormuş gibi; bu, oyunculuk açısından ölçülmesi çok zor bir şeydir, çünkü aktörün kendi bedenini bir *başkasının gözünden görüyormuş gibi* taşıması gerekir — Pellerin bunu neredeyse hiç fark ettirmeden yapar, ve tam da bu fark ettirmeme becerisi, karakterin otuz yıllık bir alışkanlığını, kendini sürekli çerçevelemenin içselleşmiş refleksini bize gösterir.

Konser sekanslarındaki gerçek kalabalıklar, gerçek terleme, gerçek itiş kakış ise tam tersini yapar: bedeni birden fazlaca gerçek kılar, neredeyse filmin geri kalanının yapaylığına bir tezat oluşturur. Bu sahnelerde ter, ısı, birbirine değen omuzlar, birinin ayağına basılması gibi ham fiziksel detaylar aniden geri döner — sanki film, kendi kurgusunun içinde unuttuğu bir gerçekliği hatırlar gibi olur. Ama bu geri dönüş de kısa ömürlüdür: kalabalığın ortasında bile herkesin bir eli havada, telefonuyla kendi anını kaydeder; beden yeniden ekrana teslim olur, tam temas anının ortasında bile.

Oliver'ın bedeni ise başka bir mantıkla işler. O, sahnede olduğunda gerçek bir bedendir — terler, hareket eder, seyirciyle fiziksel bir alışveriş kurar. Ama sahne dışında, entourage'ın içinde, bedeni neredeyse yönetilen bir nesneye dönüşür: kim ona dokunabilir, kim omzuna elini koyabilir, kim yanında oturabilir — bunlar sessiz ama katı bir hiyerarşiyle belirlenir. Matthew'un asıl arzuladığı da belki tam olarak budur: Oliver'ın *ekrandaki* imgesine değil, ona dokunma hakkına sahip olan o küçük dairenin içine girmek. Ama film, bu dokunma hakkını elde ettiğinde bile Matthew'un tatmin olmadığını gösterir — çünkü dokunuş, bir kez kazanılınca, hemen bir sonraki kanıta, bir sonraki kadraja, bir sonraki paylaşıma dönüştürülmesi gereken bir şeye indirgenir. Ten, burada asla kendi başına yeterli değildir; her zaman bir belgeye çevrilmeyi bekler.

Bu yüzden filmin en çıplak, en dokunaklı anları paradoksal biçimde kamerasız kalan birkaç saniyedir — Matthew'un kimseyi çekmediği, kimsenin onu çekmediği, bedeninin sadece kendi ağırlığıyla bir odada durduğu nadir anlar. Bu anlar o kadar azdır ki, göründüklerinde neredeyse bir rahatsızlık yaratırlar: izleyici, alıştığı aracısız olmayan bakışın ansızın çekilmesiyle, karakterin çıplak, savunmasız halini görmekten neredeyse utanır. Russell bu anları bilerek seyrekleştirir, çünkü onların seyrekliği, filmin asıl iddiasını kanıtlar: bu dünyada dokunuşun kendisi bile artık bir performansın parçası olmadan var olamıyor.

## VII. Görülmenin Bedeli

Filmin son sorusu — "Sen ne iş yapıyorsun aslında?" — aslında bütün filmin özetidir. Çağımızın en tuhaf yeni statü biçimi budur: görünür olmak, ama hiçbir şeyle tanımlanamamak. Takip edilmek, ama bir kimliğe sahip olmamak. Matthew'un tüm çabası bir "iş" bulmak değildi zaten — o, birinin yörüngesinde olmak istiyordu, ve bunu başardı. Ama yörüngede olmak, bir yıldız olmak değildir. Sadece ışığı yansıtmaktır.

Bu soru aynı zamanda bir sınıf sorusudur da — belki filmin en örtük ama en keskin katmanı budur. Oliver'ın çevresindeki herkesin bir unvanı vardır: stilist, yaratıcı yönetmen, DJ, menajer adayı. Bu unvanlar sahte olabilir, şişirilmiş olabilir, ama en azından bir *iş* biçimini taklit ederler — ekonomik bir meşruiyet zırhı taşırlar. Matthew'un hiçbir zaman böyle bir zırhı yoktur; o sadece "yanında olan" kişidir, ve bu konumun ekonomide, CV'de, hatta günlük dilde bile karşılığı yoktur. Fame'in çevresinde dönen ama fame'in dilini konuşamayan biri olmak — işte final sahnesindeki kekeleme tam olarak budur: bir kelime dağarcığı eksikliği değil, konuşabileceği bir *kategorinin* var olmayışı.

Aynı zamanda bu final, filmin en ironik dönüşünü de taşır: Matthew, belgeselinin gösterildiği o salonda nihayet "yaratıcı" olarak tanınır, ekip onun bakışını, kurgusunu, hikâye anlatma yeteneğini kabul eder — bu, onun bütün film boyunca istediği meşruiyettir. Ama sokakta bir yabancı onu tanıdığında, ona sorulan soru bu meşruiyeti hiç görmez; sadece "Oliver'ın yanındaki adam"ı görür. Yani Matthew iki farklı tanınma biçimi arasında sıkışıp kalır: biri dar ama gerçek (ekibin, zanaatının tanınması), diğeri geniş ama boş (sokaktaki yabancının, sadece yakınlığı tanıması). Film, bu ikisinin asla birleşmeyeceğini ima ederek biter — sanki görünürlük ile tanınma, aynı ekonomide asla eşit değere sahip olamazmış gibi.

*Lurker*, bunu bir ahlak dersi olarak sunmaz — Russell'ın en büyük başarısı budur belki de. Film, Matthew'u cezalandırmaz, kurtarmaz, çözmez. Onu sadece son karede bırakır: kekeleyen, cevapsız, ama hâlâ görünür. Ve bu belirsizlik, bir eksiklik değil — filmin en dürüst tarafı. Çünkü gerçek hayatta da bu tür açlıklar nadiren temiz bir sonla biter. Sadece devam ederler, bir sonraki kadraja, bir sonraki yörüngeye taşınırlar.

Bu bedelin asıl korkunçluğu, ödendiğinin bile fark edilmemesidir. Matthew, filmin sonunda hâlâ kaybettiğini bilmez; belki de hiç bilmeyecektir, çünkü kaybettiği şeyin bir adı yoktur — bir ilişkinin, bir mesleğin, bir amacın kaybı değildir bu, daha çok kendine ait olabilecek bir *iç*in, hiçbir kadraja ihtiyaç duymadan var olabilecek bir benliğin kaybıdır. Görülmenin bedeli işte budur: görülmeyi bu kadar çok istemiş olmak, en sonunda görülmeyen, hiç kaydedilmeyen halinle barışabilme yetini elinden alır. Matthew belki de hayatının geri kalanını, hep bir sonraki kadrajı ararken geçirecektir — ve film, tam da bunu, hiçbir yargıya varmadan, sadece sessizce izlememize izin verir.

## Bunu Seven Bunu da Sevdi

**Ingrid Goes West (2017)** — Matt Spicer'ın kara komedisi, sosyal medya obsesyonunu daha alaycı bir tonla ele alır ama aynı temel soruyu sorar: birinin hayatına ait olmak mı istiyoruz, yoksa sadece o hayatın görüntüsüne mi?

**Swarm (2023, dizi)** — Janine Nabers'ın yarattığı bu mini dizi, hayranlığın obsesyona dönüşümünü çok daha karanlık ve sürreal bir kayıtla işler; *Lurker*'ın sessiz gerilimine kıyasla daha açık bir şiddet taşır ama aynı damardan beslenir.

**Saltburn (2023)** — Archie Madekwe'nin de oynadığı bu film, sınıf ve arzu üzerinden benzer bir "içeri sızma" anlatısı kurar; ama Fennell'in barok aşırılığı, Russell'ın minimalist gerçekçiliğinin tam zıttıdır — ikisini yan yana izlemek öğretici bir kontrast sunar.

**The Talented Mr. Ripley (1999)** — Kimlik hırsızlığının ve başkasının hayatına özenmenin klasik metni. Matthew, Ripley'nin dijital çağdaki, daha az şiddetli ama aynı derecede aç torunudur.

**Beef (2023, dizi)** — Russell'ın kendi yazdığı bu dizi, *Lurker*'la aynı damarı paylaşır: küçük statü savaşlarının nasıl büyük yıkımlara dönüşebileceğini gösteren bir hassasiyet.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sans Soleil: Hafızanın Gördüğü Şey Zaman Değildir

Karanlıkta Başlayan Yolculuk   Sinema salonu karardığında, yalnızca ışıklar sönmez. Dış dünyanın gürültüsü de yavaş yavaş geri çekilir. Perde aydınlandığında artık bulunduğumuz yer, fiziksel bir mekândan çok zihinsel bir alandır. Belki de bu yüzden sinema, diğer sanat dallarından farklı olarak hafızaya bu kadar yakındır. Bir romanı okurken kelimeleri takip ederiz; bir resmi incelerken bakışımızı yönlendiririz. Ama bir filmi izlerken, zamanın akışını ödünç alırız.Chris Marker'ın Sans Soleil filmi tam da bu ödünç alınmış zamanın içinde dolaşır. Onu bir belgesel, bir se yahat filmi ya da kişisel bir günlük olarak tanımlamak mümkündür; fakat bunların hiçbiri filmi açıklamaya yetmez. Çünkü Sans Soleil olayları değil, olayların zihinde bıraktığı izleri anlatır. Film boyunca anlatıcı, dünyanın farklı köşelerinden gönderildiği söylenen mektupları okur. Japonya, Gine-Bissau, İzlanda, Fransa... Coğrafyalar değişir; görüntüler değişir; insanlar değişir. Değişmeyen tek şey, hafızanın bu görünt...

Paris, Texas: Sesini Kaybetmiş Bir Adamın Coğrafyası

  I. Açılış Bir adam çölden çıkıyor. Kırmızı bir beyzbol şapkası, tozlu bir takım elbise, bomboş bir su matarası. Konuşmuyor. Dört gündür, belki dört yıldır konuşmuyor. Wim Wenders'ın 1984 tarihli Paris, Texas 'ı işte böyle başlar — bir figürle, bir toprak parçasıyla ve aralarındaki farkın giderek silindiği bir sessizlikle. Travis Henderson, Big Bend'in kavurucu ıssızlığında yürürken kamera onu bir peyzaj unsuru gibi çerçeveler; adam neredeyse kayalıklardan, çalılıklardan ayırt edilemez. Bu, filmin bütün mimarisini önceden haber veren bir görüntüdür: Travis, insan olmaktan çıkıp manzaraya karışmış bir bedendir, ve film boyunca yapacağı tek şey, o manzaradan sözcük sözcük geri dönmektir. Sam Shepard'ın kaleme aldığı senaryo, kayıp bir adamın hikâyesini anlatırken aslında Amerika'nın kendisine dair bir hikâye anlatır — neon tabelalarla süslenmiş, otoyollarla parçalanmış, aile denen efsaneyi hâlâ terk edemeyen bir ülke. Ama Paris, Texas bir ulus portresi olmaktan ö...

A Ay — Karanlığın İçinde Bir Sinema

A Ay — Karanlığın İçinde Bir Sinema  *Reha Erdem, 1988* Bir ev düşünün: gıcırdayan kapıları, dökülen sıvasıyla neredeyse uçurumun kıyısında duran, saatlerin fazlasıyla çoğaldığı bir köşk. İçinde yaşayanlar birbirlerine değil, kendi zamanlarına bakıyorlar. Ve bir kız çocuğu — Yekta — bu evin, bu zamanın, bu sessizliğin ortasında, gitmiş bir annenin hayaletiyle konuşmaya devam ediyor. Reha Erdem'in ilk uzun metrajlı filmi A Ay, tam da bu cümleyle özetlenemeyecek bir şey söylüyor aslında: kayıp, bir kere olup biten bir olay değil, evin duvarlarına, saatlerin tik-taklarına, martıların çığlıklarına sinen sürekli bir haldir. 1988'de, çok kısıtlı bir bütçeyle, Rumelihisarı'ndaki "perili köşk" olarak bilinen bir evde ve Büyükada ile Burgazada'da çekilen film, siyah-beyazın hem estetik hem metafizik bir tercih olduğu, sessiz sinemanın biçimsel hafızasını çağıran, John Donne'dan William Blake'e, Edip Cansever'den Vivaldi'ye uzanan bir referan...
Karanlıkta Bir Sinema — dünya sinemasına ve auteur filmlere dair Türkçe denemeler.