Ana içeriğe atla

Sans Toit Ni Loi

  Bir hendek. İki selvi. Donmuş bir beden. Agnès Varda, 1985'te çektiği filmine tam da buradan başlıyor: sonuçtan. Mona Bergeron'un cesedi kışın ortasında bir bağın kenarında bulunuyor, kimse cenazesini talep etmiyor, jandarma olayı basit bir "kış vakası" olarak kapatıyor ve o beden, hendekten toplu mezara geçecek. Gizem yok, gerilim yok, çözülecek bir cinayet yok. Varda bize en baştan söylüyor: bu bir polisiye değil. Ama sonra tuhaf bir şey yapıyor — kamerayı geriye, onu son haftalarında görmüş insanlara çeviriyor ve onlara soruyor: siz ne gördünüz? Cevaplar hiçbir zaman Mona'yı vermiyor. Sadece onu görenleri veriyor. Ve işte tam da bu boşluk, bu asla doldurulamayan boşluk, filmin gerçek konusu oluyor. Adın Sırrı: Sans Toit Ni Loi Fransızcada yerleşik bir deyim var: sans foi ni loi — "ne inancı ne kanunu olan", yani tümüyle kuralsız, vicdansız, azılı biri için kullanılan bir tabir. Varda bu deyimi alıyor ve tek bir harfi değiştiriyor: foi (inanç) yeri...

Ölümü Koreografi Etmek:All That Jazz

Bir adam, kendi ölümünü bir müzikal olarak sahneleyebilir mi? Bob Fosse'un All That Jazz'ı (1979), bu soruyu bir metafor olarak değil, filmin bizzat kendisi olarak sorar. Yarı otobiyografik bu eser, Fosse'un kendi kalp krizini, kendi aşırı çalışma biçimini, kendi kendini yok eden yaşam tarzını, ölümüne bir prova, bir final gösterisi olarak yeniden sahneler. Sonuç, sinema tarihinin en tuhaf, en cüretkâr öz-portrelerinden biri.

Kurgu: Ritimle Nefes Alan Bir Zihin

Alan Heim'ın Oscar ödüllü kurgusu, filmin belki de en belirleyici gücü. Kesmeler, bir müzik parçasının ritmine, hatta bazen Joe Gideon'ın kendi kalp atışına uyar gibi hissettirir. Sahneler arasında geçişler, klasik bir "sonra ne oldu" mantığından çok, bir zihnin sıçramalarını taşır — gerçeklik, hastane, prova salonu, hayal, ölüm meleğiyle sohbet, hepsi birbirine, bir dans adımının akıcılığıyla bağlanır.

Bu kurgu dili, filmin konusuyla mükemmel bir uyum kurar: Joe'nun kendi hayatını bir "gösteri" olarak deneyimlemesi, kurgunun kendisinde de yankılanır — hayat, burada doğrusal bir anlatı değil, bir prova/performans döngüsü olarak akar. Alan Heim, sonradan sinema tarihinin en iyi kurgulanmış filmleri arasında sayılacak (Editörler Loncası'nın 2012 anketinde dördüncü sırada) bir ustalıkla, bu kaotik malzemeyi bir arada tutmayı başarır.

Kurgunun en çarpıcı özelliği, "montaj" mantığının filmin içeriğine de sızması: Joe, kurguladığı filmi (The Stand-Up) izlerken sürekli aynı monoloğu tekrar tekrar değiştiriyor, mükemmelleştirmeye çalışıyor — ve film, bize bu tekrarları defalarca gösterirken, kendi kurgu ritmi de bu saplantılı tekrarın bir yansımasına dönüşüyor. İzleyici, Joe'nun editör masasındaki obsesif titizliğini, filmin kendi kurgusunda da hissediyor.

Kamera ve Renk: Aynadan Sahneye

Giuseppe Rotunno'nun görüntü yönetimi, filmi iki farklı görsel bölgeye ayırır: Joe'nun "gerçek" hayatı — hastane odaları, prova salonları, New York'un soluk günışığı — ve onun iç dünyası, özellikle ölüm meleği Angelique ile buluştuğu, beyazlar ve gölgelerle kurulmuş gece kulübü sahneleri. Bu ikinci alan, Fellini'nin 'ine (film, sık sık bu esere kıyaslanır) doğrudan bir selam niteliği taşır — gerçeklik ile fantezinin, net bir sınır çizilmeden iç içe geçtiği bir görsel dil.

Joe'nun sabah ritüeli — aynada kendine bakıp "It's showtime, folks!" demeden önce göz damlası, ağrı kesici ve amfetamin alması — filmin en ikonik görüntüsü. Ayna burada sadece bir sahne aksesuarı değil; Joe'nun kendini bir performansa hazırlayan, "gerçek" benliğiyle "sahne" benliği arasındaki eşiği somutlaştıran bir nesne. Bu ritüel, film boyunca birkaç kez tekrarlanır — ve her tekrarında, Joe'nun bedeni biraz daha yorgun, biraz daha kırılgan görünür, ama repliği, tonu hiç değişmez. Bu tutarlılık, bir maskenin, altındaki çürümeyi ne kadar uzun süre gizleyebileceğinin sessiz bir kaydı.

Prova salonlarının sert, beyaz florasan ışığı ile hastane odalarının benzer, klinik aydınlatması arasındaki görsel akrabalık da anlamlı: Fosse, işin dünyasıyla hastalığın dünyasını, aynı soğuk ışıkla birleştirerek, ikisinin de Joe için aynı kapana kısılmışlığı taşıdığını sezdiriyor.

Joe Gideon'a Derin Bir Bakış: Yaratıcılığın Kendini Yiyen Yüzü

Roy Scheider'ın canlandırdığı Joe Gideon, kendini bir dahi olarak değil, bir bağımlı olarak sunuyor — ama bağımlılığı sadece maddeye değil, işe, kontrole, kendi yaratıcı sürecine. O, bir Broadway müzikalini sahnelerken aynı anda bir filmi kurgulamaya çalışıyor, hiçbir zaman durmuyor, hiçbir zaman yeterince iyi olduğuna inanmıyor. Bu durmama hâli, bir üretkenlik değil, bir kaçış: Joe, kendiyle baş başa kaldığı her an, ölümü, anlamsızlığı, kendi yıkıcılığını düşünmek zorunda kalacağını biliyor gibi.

Onun kadınlarla ilişkisi de bu kaçışın bir uzantısı — sürekli flört, sürekli yeni bir bağlantı arayışı, ama hiçbirine gerçekten yerleşmeme. Film, bunu romantize etmiyor; tam tersine, Joe'nun etrafındaki kadınların (eski eşi Audrey, sevgilisi Katie, kızı Michelle) onun bu davranışından çektiği acıyı da açıkça gösteriyor. Joe, sevilmeyi istiyor, ama sevgiyi kabul edecek, ona güvenecek kapasiteden yoksun görünüyor.

En çarpıcı olan, Joe'nun kendi yaratıcı dehasına duyduğu güvensizlik. Film, onu bir "başarı" öyküsü olarak değil, kendi işinin yeterince değerli olup olmadığından asla emin olamayan bir adam olarak resmediyor — Gene Siskel'in tabiriyle, "işinin belki de önemsiz olmasından korkan yaratıcı bir adamın ölüm ilanı." Bu içsel güvensizlik, onun çalışma saplantısını, kusursuzluk arayışını besliyor — ve sonunda, onu bedenen tüketiyor.

Joe'nun prova salonundaki öfkesi, dansçılara yönelttiği baskı da (bu, gerçek hayatta Fosse'un bazı dansçılara sert davranmasının doğrudan bir yansıması olarak biliniyor) onun karakterinin karanlık bir katmanını açığa çıkarır: Yaratıcı mükemmeliyetçilik, çoğu zaman başkalarının sırtından ödenen bir bedel taşır. Film, bu maliyeti gizlemiyor — Joe'nun etrafındaki insanlar, onun "dehasının" bedelini, kendi yıpranmışlıklarıyla, kendi tükenmişlikleriyle ödüyorlar.

Angelique ve Ölüm Meleği: Flörtün İçindeki Kabullenme

Jessica Lange'nin canlandırdığı Angelique, klasik bir "ölüm" figürü değil — o, Joe'nun flört ettiği, onunla konuştuğu, ona neredeyse bir sevgili gibi yaklaştığı bir varlık. Bu tuhaf yakınlaşma, Fosse'un ölüme bakışının özünü taşıyor: Ölüm, burada bir düşman değil, hayatı boyunca kadınlarla kurduğu ilişkilerin bir devamı gibi — flört edilen, baştan çıkarılmaya çalışılan, ama sonunda teslim olunan bir varlık.

Bu, Joe'nun karakterine acı bir tutarlılık kazandırıyor: O, hayatı boyunca kontrolü elinde tutmaya, her ilişkiyi kendi şartlarında yönetmeye çalışmış bir adam — ve ölümle karşılaşması bile, onun bu alışkanlığının bir devamı. Ama film, bu kontrolün sonunda bir yanılsama olduğunu da gösteriyor: Angelique'in şefkatli ama kaçınılmaz varlığı, Joe'nun aslında hiçbir zaman gerçekten kontrolde olmadığını hatırlatıyor.

Angelique'in beyaz, neredeyse ışıldayan kostümü ve sahnenin loş, gölgeli atmosferi arasındaki tezat da, ölümün hem çekici hem ürkütücü olabileceği fikrini görsel olarak taşıyor. O, korkulacak bir figür değil; ama tam da bu yüzden, Joe'nun (ve izleyicinin) ona duyduğu ilgi, rahatsız edici bir çekim gücü taşıyor.


"Bye Bye Life" Sahnesi: Ölümün Final Gösterisi

(Spoiler uyarısı: Bu bölüm, filmin final sahnesini ayrıntılarıyla anlatıyor.)

Joe kalp ameliyatı geçirirken, film bizi onun zihninin içine, giderek daha sanrısal hâle gelen bir dizi müzikal sahneye sürükler — eşi, sevgilisi ve kızı, onu kendi davranışları için suçlarken, dans ederler. Ama filmin gerçek doruk noktası, Joe'nun kendi ölümünü, hayatındaki herkesin izlediği, devasa bir varyete şovu olarak hayal ettiği "Bye Bye Life" sahnesi.

Bu sahne, Everly Brothers'ın "Bye Bye Love" şarkısının grotesk, karnavalesk bir parodisi üzerine kurulu — Joe, O'Connor Flood ile birlikte, hayatının bütün karakterlerinin önünde, adeta bir kabare yıldızı gibi sahne alıyor. Bu, ölümün klasik sinema dilindeki ağırbaşlı, trajik sunumuna doğrudan bir meydan okuma: Fosse, ölümü yas tutulacak bir son olarak değil, son bir performans, son bir "şov" olarak sahneliyor.

Bu sahnenin gücü, tam da bu tuhaf tonunda yatıyor — hem grotesk hem dokunaklı, hem alaycı hem samimi. Joe, hayatı boyunca söyleyemediği "teşekkür ederim," "üzgünüm," "seni seviyorum" gibi cümleleri, ancak bu hayali sahnede, bir şarkı ve dans aracılığıyla dile getirebiliyor — gerçek hayatta asla başaramadığı duygusal doğrudanlığı, ancak ölüm döşeğindeki bir fantezide bulabiliyor. Bu, filmin en acı ironisi: Bir adam, gerçek hayatında asla ulaşamadığı bir dürüstlüğe, ancak kendi ölümünü koreografi olarak hayal ederek ulaşabiliyor.

Sahnenin koreografisi de anlamlı bir katman taşıyor: Joe, bu son gösteride, kendi hayatının bütün "karakterlerini" — annesini, eski eşlerini, sevgililerini, prodüktörlerini, eleştirmenlerini — bir sahneye topluyor. Bu, bir insanın ölürken hayatının film şeridi gibi gözünün önünden geçmesi klişesinin, Fosse'un kendi mesleki diliyle (dans, sahne, ışık) yeniden yazılmış hâli. Ölüm, burada bir "son" değil, bir prömiyer gecesi gibi kutlanıyor — bütün eleştirmenler, bütün eski sevgililer, bütün prodüktörler, alkışlamak için orada.

Sahne, coşkulu bir ayakta alkışla, ve ardından Joe'nun cesedinin bir ceset torbasına kapatılmasıyla son buluyor — bu ani, soğuk kesiş, bütün o gösterişli, renkli fantezinin altında yatan çıplak, kaçınılmaz gerçeği bize aniden hatırlatıyor. Bu keskin tonal düşüş, filmin belki de en acımasız biçimsel kararı: Bize önce büyük bir katarsis yaşatıp, hemen ardından bu katarsisin bir yanılsama olduğunu, altında sadece bir cesedin, bir vücut torbasının fermuarının sesi olduğunu hatırlatıyor.


Bir Sanatçının Kendi Kendine Yazdığı İtiraf

Film, Fosse'un kendi hayatındaki olayları doğrudan temel alıyor: 1974'te Lenny filmini kurgularken, aynı zamanda Broadway'de Chicago müzikalini sahneleme sürecinde, gerçek bir kalp krizi geçirip açık kalp ameliyatı olmuş. Bu deneyim, onu ölüm ve hastane davranışları üzerine düşünmeye itmiş; önce Hilma Wolitzer'ın Ending adlı romanını uyarlamayı düşünmüş, ama malzemeyi "çok kasvetli" bulup vazgeçmiş — bunun yerine, kendi hikâyesini, kendi mesleğinin araçlarıyla (şarkı, dans) anlatmaya karar vermiş. Bu, filmi sıradan bir kurgusal dramadan çok, bir sanatçının kendi kendine yazdığı bir itirafa, neredeyse bir günah çıkarmaya dönüştürüyor.

Audrey Paris karakteri, Fosse'un gerçek eşi, dansçı ve oyuncu Gwen Verdon'a doğrudan bir referans taşıyor — Verdon, gerçek hayatta da Fosse ile birlikte Chicago ve All That Jazz'ın kendisinde çalışmaya devam etmiş bir kadın. Bu, filme, kurgusal bir mesafeden çok, gerçek bir evliliğin, gerçek bir sanatsal ortaklığın, gerçek bir acının izlerini taşıyan bir ağırlık katıyor. Ann Reinking'in canlandırdığı Katie Jagger karakteri de, doğrudan Reinking'in kendisine (Fosse'un gerçek hayattaki sevgilisi) gevşek bir biçimde dayanıyor — yani film, gerçek hayattaki ilişkilerin oyuncularını, o ilişkilerin kurgusal versiyonlarını oynamaya davet ediyor; bu, kendi başına, sinemanın nadiren göze aldığı bir öz-yansıtma katmanı.

Joe'nun prova salonundaki dansçılara sert davranışı da, Fosse'un Pippin prova sürecinde dansçı Jennifer Nairn-Smith'e gösterdiği gerçek sertliğe dayanıyor — ve ilginç bir biçimde, Nairn-Smith'in kendisi de filmde küçük bir rolde (NY/LA dansçılarından biri olarak) yer alıyor. Bu, filmin öz-biyografik katmanının ne kadar derine indiğini gösteriyor: Fosse, sadece kendi hikâyesini anlatmıyor, gerçek hayatta zarar verdiği insanları da, bir tür ekran içi itiraf ve belki de kefaret jestiyle, filmin bir parçası hâline getiriyor.

Bu öz-biyografik yoğunluk, filmin resepsiyonunda da bir tartışma yarattı: Bazı eleştirmenler (Leonard Maltin, Time Out London) bunu bir "kendini kutlama," "egomanyakça" bir jest olarak eleştirirken, bazıları (özellikle Stanley Kubrick, filmi "izlediğim en iyi film" olarak nitelendirmişti) bunu sinemanın nadiren gösterdiği bir öz-yüzleşme cesareti olarak övdü. Roger Ebert de ilginç bir dönüşüm yaşamış: 1979'da filmi Fellini'nin 'inin sönük bir kopyası olarak eleştirirken, 2003'te bu görüşünü değiştirip filmi kendi başına bir başyapıt olarak yeniden değerlendirmiş.

Bu alt metin katmanı, aynı zamanda "dahi sanatçı" mitolojisine dair daha geniş bir kültürel eleştiri de taşıyor: Film, yaratıcı büyüklüğün, çoğu zaman kendi kendini yok eden bir bedelle geldiği fikrini sorguluyor — ama bunu bir uyarı olarak değil, neredeyse bir kabullenme, hatta bir kutlama olarak sunuyor. Bu belirsizlik (filmin kendisi, Joe'nun yaşam biçimini mi eleştiriyor, yoksa onu mu yüceltiyor?) filmin en tartışmalı, ama en zengin katmanlarından biri olmaya devam ediyor.


Yorgunluğun ve Ritmin Bedeni

All That Jazz'ı izlerken en çok hissedilen şey, belki de bir yorgunluğun, bedende biriken bir tükenmişliğin doğrudan aktarımı. Joe'nun sabah rutini — göz damlası, ağrı kesici, sigara — izleyicide, kendi bedeninin de bu yapay uyanışı taklit ettiği bir gerginlik yaratıyor; sanki biz de, onun kafeinsiz, ilaçla ayakta tutulan enerjisini, kendi damarlarımızda hissediyoruz. Göz damlasının o keskin, ferahlatıcı ama aynı zamanda rahatsız edici hissi, izleyicinin kendi gözlerinde bile bir yanma, bir sulanma çağrışımı uyandırabiliyor — beden, gördüğü jesti, küçük bir ölçekte de olsa, taklit ediyor.

Sigara dumanının filmde neredeyse sürekli, boğucu bir varlığı var — Joe'nun akciğerlerinin, kalbinin, bu dumanla nasıl yıprandığını bilerek izliyoruz, ve bu bilgi, izleyicinin kendi göğsünde bir sıkışma hissi yaratabiliyor. Her sigara, bir geri sayımın parçası gibi hissettiriliyor — ve biz, bu geri sayımı, sadece izlemekle kalmıyor, bir şekilde kendi nefesimizde de hissediyoruz.

Dans sahnelerinin fiziksel yoğunluğu da bedensel bir yankı uyandırıyor — dansçıların terleyen bedenleri, nefes nefese kalan göğüs kafesleri, kasların gerilmesi, izleyicide neredeyse kendi kaslarında bir gerilim hissi yaratıyor. "Airotica" gibi aşırı-cinselleştirilmiş, yoğun koreografiler, izleyiciyi rahatsız edici bir yakınlıkla bedenlerin fiziksel çabasına, terine, nefesine maruz bırakıyor — bu, sadece izlenen bir performans değil, bedenin kendi hafızasında da bir karşılık bulan bir fiziksel deneyim.

Hastane sahnelerindeki o soğuk, klinik doku — beyaz çarşaflar, metalik aletlerin sesi, kalp monitörünün ritmik bip sesi — izleyicinin nabzını da bir şekilde bu ritme uydurmaya zorluyor. Bu monitör sesi, filmin müzikal ritmiyle tuhaf bir şekilde örtüşüyor; sanki hayatın kendisi de, sonunda, bir kalp atışının basit, kaçınılmaz temposuna indirgeniyor. Ameliyat sahnelerinde kullanılan gerçek açık kalp ameliyatı görüntüleri (film, bunları sembolik ölüm meleği görüntüleriyle kesiyor) izleyicide doğrudan bir mide bulantısı, bir ürperti yaratabiliyor — bu, entelektüel bir rahatsızlık değil, bedenin kendi hassasiyetlerinin doğrudan tetiklenmesi.

"Bye Bye Life" sahnesindeki coşku ile bu klinik soğukluğun ardışıklığı, izleyicide bir tür duygusal baş dönmesi yaratıyor — kutlama ile yas arasında hızla savrulan bir bedensel deneyim. Alkışların, ışıkların, konfetilerin görkemi doruğa ulaştığı anda, aniden gelen sessizlik ve ceset torbasının fermuar sesi, izleyicinin bedeninde âdeta bir düşme hissi, bir ani boşluğa savrulma duygusu yaratıyor — tıpkı bir asansörün aniden durması gibi, mide boşluğunda hissedilen bir sarsıntı.

Söylenemeyenin Ancak Şarkıyla Söylenebilmesi

Filmin en çok dokunan yanı, belki de Joe'nun, sevdiklerine gerçek hayatta söyleyemediği şeyleri, ancak ölüm döşeğindeki bir hayalde söyleyebilmesi. Bu, tanıdık bir insanlık hâli: Bazı insanlar, en derin duygularını, doğrudan bir cümleyle değil, ancak dolaylı, sanatsal, performatif bir aracılıkla ifade edebilirler — ve bu, onların sevgisini daha az gerçek kılmaz, sadece daha zor erişilir kılar.

Katie ve Michelle'in, Joe için hazırladığı o küçük dans gösterisi de ayrı bir yerde dokunuyor — bir kızın ve bir sevgilinin, bir adamı, onun kendi diliyle (dans, performans) onurlandırma çabası. Bu sahne, filmin nadir "saf" duygusal anlarından biri, çünkü burada hiçbir ironi, hiçbir mesafe yok — sadece, sevginin, en doğal ifade biçimini bulmaya çalışan bir çabası. Joe'nun bu gösteriye ağlayarak tepki vermesi, filmin geri kalanında gördüğümüz kontrollü, savunmacı adamdan tamamen farklı bir Joe'yu, bir an için, çıplak bir hâlde gösteriyor.

Audrey'nin, bunca yıl süren hayal kırıklığına rağmen, Joe'nun yanında kalmaya devam etmesi de karmaşık bir dokunuşla işleniyor — bu, bir "kurtarıcı sevgi" fantezisi değil, gerçek bir yorgunluğun, gerçek bir hayal kırıklığının, yine de tam olarak kopamamış bir bağlılıkla bir arada var olabildiğinin gösterimi. Film, bu birlikteliği idealize etmiyor; sadece, insan ilişkilerinin bu kadar temiz bir biçimde "bitmediğini," sevginin ve kızgınlığın nasıl aynı anda taşınabildiğini gösteriyor.

En çok dokunan yer belki de şu: Joe'nun, ölümle yüzleşirken bile, kendi mesleğinin dilinden (koreografi, sahneleme, gösteri) vazgeçememesi. Bu, bir kaçış olarak okunabilir — ama aynı zamanda, bir insanın, kendi hayatını anlamlandırmak için elindeki tek aracı, sonuna kadar kullanma çabası olarak da okunabilir. Herkesin bir dili vardır; Joe'nunki, dans ve müzik. Ve o dilde, sonunda, söyleyemediği her şeyi söylüyor — belki gerçek insanlara değil, ama en azından kendi hayal gücüne, kendi son sahnesine.

Son Söz

Film, bir ceset torbasının fermuarının kapanmasıyla biter — bütün o renkli, gürültülü, tutkulu gösterinin ardından, birdenbire, sessiz, çıplak bir son. Bu ani düşüş, filmin en acımasız ama en dürüst jesti: Ne kadar büyük bir şov sahnelersek sahneleyelim, sonunda hepimizi aynı sessizlik bekliyor.

Ama belki de asıl mesele bu değil. Belki de mesele, o şovun kendisinde — Joe'nun, ölümünü bile bir sahneye, bir anlam arayışına dönüştürebilmiş olmasında. Fosse, kendi ölümüyle yüzleşirken, kamerayı elinden bırakmadı; onu, kendi en büyük korkusuna doğrultmayı seçti. Bu, belki de sanatın yapabileceği en cesur şey: Karanlığın kendisini bile, bir sahne ışığı altına çıkarmak.

Karanlıkta Bir Sinema Temmuz 2026


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sans Soleil: Hafızanın Gördüğü Şey Zaman Değildir

Karanlıkta Başlayan Yolculuk   Sinema salonu karardığında, yalnızca ışıklar sönmez. Dış dünyanın gürültüsü de yavaş yavaş geri çekilir. Perde aydınlandığında artık bulunduğumuz yer, fiziksel bir mekândan çok zihinsel bir alandır. Belki de bu yüzden sinema, diğer sanat dallarından farklı olarak hafızaya bu kadar yakındır. Bir romanı okurken kelimeleri takip ederiz; bir resmi incelerken bakışımızı yönlendiririz. Ama bir filmi izlerken, zamanın akışını ödünç alırız.Chris Marker'ın Sans Soleil filmi tam da bu ödünç alınmış zamanın içinde dolaşır. Onu bir belgesel, bir se yahat filmi ya da kişisel bir günlük olarak tanımlamak mümkündür; fakat bunların hiçbiri filmi açıklamaya yetmez. Çünkü Sans Soleil olayları değil, olayların zihinde bıraktığı izleri anlatır. Film boyunca anlatıcı, dünyanın farklı köşelerinden gönderildiği söylenen mektupları okur. Japonya, Gine-Bissau, İzlanda, Fransa... Coğrafyalar değişir; görüntüler değişir; insanlar değişir. Değişmeyen tek şey, hafızanın bu görünt...

Paris, Texas: Sesini Kaybetmiş Bir Adamın Coğrafyası

  I. Açılış Bir adam çölden çıkıyor. Kırmızı bir beyzbol şapkası, tozlu bir takım elbise, bomboş bir su matarası. Konuşmuyor. Dört gündür, belki dört yıldır konuşmuyor. Wim Wenders'ın 1984 tarihli Paris, Texas 'ı işte böyle başlar — bir figürle, bir toprak parçasıyla ve aralarındaki farkın giderek silindiği bir sessizlikle. Travis Henderson, Big Bend'in kavurucu ıssızlığında yürürken kamera onu bir peyzaj unsuru gibi çerçeveler; adam neredeyse kayalıklardan, çalılıklardan ayırt edilemez. Bu, filmin bütün mimarisini önceden haber veren bir görüntüdür: Travis, insan olmaktan çıkıp manzaraya karışmış bir bedendir, ve film boyunca yapacağı tek şey, o manzaradan sözcük sözcük geri dönmektir. Sam Shepard'ın kaleme aldığı senaryo, kayıp bir adamın hikâyesini anlatırken aslında Amerika'nın kendisine dair bir hikâye anlatır — neon tabelalarla süslenmiş, otoyollarla parçalanmış, aile denen efsaneyi hâlâ terk edemeyen bir ülke. Ama Paris, Texas bir ulus portresi olmaktan ö...

A Ay — Karanlığın İçinde Bir Sinema

A Ay — Karanlığın İçinde Bir Sinema  *Reha Erdem, 1988* Bir ev düşünün: gıcırdayan kapıları, dökülen sıvasıyla neredeyse uçurumun kıyısında duran, saatlerin fazlasıyla çoğaldığı bir köşk. İçinde yaşayanlar birbirlerine değil, kendi zamanlarına bakıyorlar. Ve bir kız çocuğu — Yekta — bu evin, bu zamanın, bu sessizliğin ortasında, gitmiş bir annenin hayaletiyle konuşmaya devam ediyor. Reha Erdem'in ilk uzun metrajlı filmi A Ay, tam da bu cümleyle özetlenemeyecek bir şey söylüyor aslında: kayıp, bir kere olup biten bir olay değil, evin duvarlarına, saatlerin tik-taklarına, martıların çığlıklarına sinen sürekli bir haldir. 1988'de, çok kısıtlı bir bütçeyle, Rumelihisarı'ndaki "perili köşk" olarak bilinen bir evde ve Büyükada ile Burgazada'da çekilen film, siyah-beyazın hem estetik hem metafizik bir tercih olduğu, sessiz sinemanın biçimsel hafızasını çağıran, John Donne'dan William Blake'e, Edip Cansever'den Vivaldi'ye uzanan bir referan...
Karanlıkta Bir Sinema — dünya sinemasına ve auteur filmlere dair Türkçe denemeler.