Ana içeriğe atla

Karanlıkta Bir Sinema: The Draughtsman's Contract

  Bir viyola teli gibi gergin bir öğleden sonra ışığında başlar her şey. Çim biçilmiş, meyveler dizilmiş, saçlar pudralanmış, cümleler cilalanmıştır. 1694 İngiltere'sinde bir malikâne, kendi kendini seyreden bir tiyatro sahnesine dönüşmüştür ve içindeki her insan replik söylemektedir — hakikati değil. Peter Greenaway'in 1982 tarihli ilk "konvansiyonel" uzun metrajı The Draughtsman's Contract , bir cinayet gizemi kılığına girmiş bir sanat-iktidar denemesidir; çözülmeyi değil, seyredilmeyi talep eden bir bilmecedir. Michael Nyman'ın Purcell'den devşirdiği barok-punk müziği eşliğinde, bir adam bir malikâneyi çizmeye gelir; tam da mesleğinin gururuyla, gördüğü her şeyi tarafsızca kaydettiğine inanır. Görmek ile anlamak arasındaki o eski uçurum, filmin tam ortasında sırıtarak durur. Adın Sırrı: The Draughtsman's Contract "Draughtsman" kelimesi İngilizcede teknik bir zanaatkârı işaret eder: mimari plan çizen, ölçekle, cetvelle, ızgarayla çalışan ki...

Gerçek Olmak İçin Biri Olmayı Bırakmak: Toni Erdmann Üzerine


Bir baba, kızını güldüremiyorsa, sahte dişler takıp başka bir adam olabilir mi? Maren Ade'nin Toni Erdmann'ı (2016), bu tuhaf, neredeyse çocukça fikri, üç saate yakın bir sürede, hem en acıklı hem en komik biçimiyle sonuna kadar taşır. Film, bir babanın kızına ulaşma çabasını anlatır — ama bu çabanın kendisi, o kadar tuhaf bir biçim alır ki, izleyici gülmekle ağlamak arasında sürekli bir yerde asılı kalır.

Uzun Çekimler: Kahkahanın Gerçek Zamanı

Ade'nin kamerası, komik bir anı asla "kesme"yle hızlandırmaz. Bir espri patlak verdiğinde, kamera orada kalır — karakterin yüzündeki tepkiyi, sessizliği, o tuhaf, gerilmiş anı, gerçek zamanında, kesintisiz izlememize izin verir. Bu, klasik komedi kurgusunun (kur-patlat-kes) tam tersi: Burada mizah, hızlı bir espri-tepki ritminden değil, dayanılması gereken bir kekremsi anın uzatılmasından doğar.

Bu uzun çekim tercihi, filmin duygusal tonunu da belirler. İzleyici, bir sahnenin ne zaman biteceğini bilemez; bu, bize sürekli bir tetikte olma hâli verir — tıpkı Ines'in, babasının bir sonraki tuhaflığını beklerken hissettiği gerilim gibi. Kamera, kahkaha ile utanç arasındaki o ince çizgide, hiç acele etmeden durur. Bu bekleme süresi, izleyiciye bir seçim sunar: Gülmeyi mi seçecek, yoksa rahatsızlığı mı? Film, bu ikisi arasında net bir sınır çizmeyerek, komedi ile trajedinin aynı anda, aynı sahnede yaşanabileceğini gösteriyor.

Kurgu: Bir Şakanın Ciddiyete Dönüşmesi

Filmin kurgusu, sahneleri genellikle beklenenden çok daha uzun tutar — bir yemek sahnesi, bir ofis toplantısı, sıradan bir sinema sahnesinin süresinin çok ötesine taşınır. Bu, izleyiciyi rahatsız edici bir sabra zorlar; ama bu sabır, filmin asıl amacına hizmet eder: Bize, Ines'in hayatının gerçek dokusunu, onun sıkıcı, tükenmiş, performatif iş dünyasını, gerçekten hissettirmek.

Toni Erdmann karakteri sahneye girdiğinde ise, bu ağır ritim aniden bozulur — onun varlığı, filmin kendi kurgu mantığına da bir müdahale gibi işler. Bu, biçimsel bir yankı: Toni, kızının hayatına nasıl beklenmedik bir şekilde giriyorsa, kurgu da bize onu aynı beklenmedikliğle sunar. Film, üç saate yakın süresini de bu mantıkla haklı çıkarır — bir "kestirme" olmadan, gerçek bir ilişkinin yeniden kurulmasının ne kadar zaman, ne kadar sabır gerektirdiğini, izleyiciye bizzat yaşatarak.

İsim ve Kimlik: "Toni Erdmann" Kimdir?

Filmin başlığı, aslında var olmayan bir adamın adını taşır — Winfried'in icat ettiği bir maske. Bu seçim, filmin kimlik üzerine kurduğu derin sorgulamayı baştan işaret eder: Bir insan, gerçek adıyla ulaşamadığı bir yakınlığa, sahte bir adla ulaşabilir mi? Ve eğer ulaşabiliyorsa, bu, "sahte" kimliğin aslında bir yalan değil, bir araç olduğu anlamına gelmez mi?

Toni Erdmann, film boyunca birkaç farklı kılığa bürünür — bir yaşam koçu, bir büyükelçi, ve en sonunda tüylü bir kukeri canavarı. Her yeni kimlik, Winfried'in kızına biraz daha yaklaşmasını sağlar, ama aynı zamanda "gerçek" Winfried'i biraz daha görünmez kılar. Film, bu paradoksu çözmüyor: Belki de bazı insanlarla, ancak bir oyunun içinden geçerek, gerçek bir bağlantı kurabiliriz — ve bu, bir yenilgi değil, yaratıcı bir çözüm olabilir.

Winfried/Toni'ye Derin Bir Bakış: Soytarılığın Altındaki Çaresizlik

Winfried'i sadece "eğlenceli, tuhaf bir baba" olarak okumak, onu küçültür. O, aslında derin bir çaresizlik içinde — kızıyla olan bağının koptuğunu biliyor, ama bunu düzeltmenin "normal" yollarını (bir konuşma, bir özür, bir soru) hiç bulamıyor. Onu bu yolculuğa çıkaran tetikleyici de anlamlı: Sevdiği köpeğinin ölümü, ona kendi ölümlülüğünü, kaybettiği zamanı hatırlatıyor gibi görünür — ve bu kayıp, onu kızına, elindeki son gerçek bağa, yeniden uzanmaya itiyor. Toni Erdmann kimliği, bu yüzden bir eğlence değil, bir son çare: Kendi olarak ulaşamadığı kızına, sahte dişler ve bir peruk arkasından ulaşmaya çalışıyor.

Bu, derin bir ironi taşır: Winfried, ancak kendisi olmaktan vazgeçtiğinde, kızına yaklaşabiliyor. Bu, onun kendi doğallığının, kızıyla kurduğu ilişkide yetersiz kaldığını gösteriyor — ya da belki de, ikisinin arasındaki mesafe o kadar büyümüş ki, ancak bir "oyun" aracılığıyla yeniden bir araya gelebiliyorlar. Winfried'in soytarılığı, bu yüzden bir kaçış değil, çaresiz bir yaratıcılık: Elindeki tek araçla (mizah, absürtlük) bir bağlantı kurmaya çalışıyor.

Winfried'in kendi hayatındaki kayıplar da (film, onun yalnızlığını, belki de kendi hayatındaki tatminsizliği örtük biçimde gösterir) bu çabaya ayrı bir katman ekler. O, sadece kızını kurtarmaya çalışmıyor — belki de, kızıyla yeniden bağlantı kurarak, kendi hayatındaki anlamsızlık hissini de hafifletmeye çalışıyor. Bu, ebeveynlik ile kendi kurtuluş arayışının birbirine karıştığı, karmaşık, insani bir motivasyon.

Ines'e Derin Bir Bakış: Performansın İçinde Kaybolmak

Ines, kurumsal danışmanlık dünyasında hayatta kalmak için sürekli bir performans sergiliyor — sert, kontrollü, duygusuz görünmeye çalışan bir profesyonel maskesi. Bu maske, onu başarılı kılıyor, ama aynı zamanda kendi gerçek benliğinden de giderek uzaklaştırıyor. Babasının aniden hayatına girmesi, bu maskeyi tehdit ediyor — çünkü Toni, onun inşa ettiği her şeyi, tek bir tuhaf yorumla çökertme potansiyeli taşıyor.

Ines'in babasına duyduğu öfke, aslında kendi kırılganlığına duyduğu bir öfkeyle iç içe. O, babasının varlığında, kendi bastırdığı, kurumsal maskenin altına gizlediği çocuksu, kırılgan tarafını görmek zorunda kalıyor — ve bu, ona rahatsız edici geliyor. Film, onun bu direncini, bir "soğukluk" olarak değil, bir hayatta kalma stratejisinin doğal bir savunması olarak gösteriyor.

Ines'in cinsiyet ve iş dünyası ilişkisi de filmin sessizce işlediği bir katman: Erkek meslektaşları arasında ciddiye alınmak için, ondan beklenenden daha sert, daha soğuk davranması gerektiğini hissediyor gibi görünür. Bu, onun performansının sadece kişisel bir savunma değil, aynı zamanda toplumsal bir zorunluluk olduğunu gösteriyor — kadın olarak, "yeterince güçlü" görünmek için, duygusal açıklığı bir lüks olarak feda etmek zorunda kalıyor.

"En Büyük Aşk" Sahnesi: Kırılganlığın Şarkıya Dönüşmesi

Filmin en dokunaklı anlarından biri, Ines'in, bir Romen ailenin Paskalya kutlamasında, babasının ısrarıyla, Whitney Houston'ın "The Greatest Love of All" şarkısını söylemeye başlaması. Bu sahne, önce bir utanç anı gibi başlar — Ines, isteksizce, neredeyse alaycı bir tavırla söylemeye başlar. Ama şarkı ilerledikçe, onun sesi, tavrı değişir; alay, yavaş yavaş gerçek bir duygusal açılmaya dönüşür.

Bu sahnenin gücü, şarkı sözlerinin filmin temasıyla örtüşmesinden gelir — "kendini sevmeyi öğrenmek," "çocuklara umudu göstermek" gibi temalar, Winfried'in kızına vermeye çalıştığı, ama hiçbir zaman doğrudan söyleyemediği mesajı taşır. Ines, bu şarkıyı söylerken, aslında babasının ona söylemek istediği ama söyleyemediği şeyi, kendi sesiyle dile getiriyor gibidir. Bu, filmin en az ironik, en dolaysız duygusal anı — ve tam da bu yüzden, izleyiciyi hazırlıksız yakalar.


Doğum Günü Partisi Sahnesi: Çıplaklığın Anlamı

(Spoiler uyarısı: Bu bölüm, filmin ileri sahnelerinden birini ayrıntılarıyla anlatıyor.)

Ines'in, kendi doğum günü partisinde, davetlilerini "çıplaklık partisi" olarak yeniden çerçevelemesi ve kendisi de çıplak kalarak konuklarını karşılaması, filmin en cesur, en simgesel anı. Bu sahne, ilk bakışta bir tuhaflık, hatta bir kriz anı gibi görünür — ama aslında, Ines'in filmdeki en özgür anı olarak okunabilir.

Çıplaklık burada erotik değil, tam tersine, bir soyunma — kurumsal kimliğin, performatif maskenin, kelimenin tam anlamıyla üzerinden atılması. Ines, önce bu fikri bir güç gösterisi, bir kontrol hamlesi olarak başlatır (konuklarını utandırma, onları kendi kuralına uydurma çabası) — ama sahne ilerledikçe, bu jest, kendi başına bir özgürleşmeye dönüşür. O, artık hiçbir rol oynamıyor; sadece, olduğu gibi, orada.

Bu sahnenin ortasına Toni'nin (bu kez tüylü, devasa bir Bulgar halk kültürü kostümü — bir "kukeri" — içinde) girişi, filmin en tuhaf ama en dokunaklı görüntülerinden birini yaratır. Baba, artık ne Winfried ne Toni'dir — tanınmaz, neredeyse insan formunu kaybetmiş bir yaratık olarak kızının yanında durur. Bu, absürtlüğün doruk noktası, ama aynı zamanda saf bir şefkat anı: Kızının en kırılgan, en açık anında, baba, kendi tuhaflığıyla, ona eşlik ediyor — onu yargılamadan, ona bir açıklama talep etmeden, sadece orada olarak.

Kukeri kostümünün kendisi de anlamlı bir seçim: Bu, Balkan folklöründe kötü ruhları kovmak için kullanılan bir gelenek. Winfried'in bu kostümü giymesi, bilinçli ya da değil, kızının hayatındaki "kötü ruhları" — kurumsal soğukluğu, performans baskısını, yalnızlığı — kovma girişimi gibi de okunabilir. Bu, filmin en fantastik anı, ama aynı zamanda en açık niyet beyanı: Baba, kızını korumaya, onu bir şekilde kurtarmaya çalışıyor, sadece bunu hiç "normal" bir yolla yapamıyor.

Bu sahne, filmin özünü taşır: Gerçek yakınlık, bazen mantıklı, "normal" yollarla değil, absürt, kırılgan, hatta utandırıcı anlarda, savunmasızlığın paylaşıldığı yerlerde kurulur.


Küreselleşmenin İnsani Bedeli

Film, Ines'in Bükreş'teki işini — bir petrol şirketinin işçi çıkarmalarını "danışmanlık" diliyle meşrulaştırma sürecini — arka planda sürekli tutar. Bu, filmin doğrudan söylemediği ama sürekli hissettirdiği bir eleştiri: Küresel kapitalizmin, insan ilişkilerini bile bir "verimlilik" ve "performans" diline indirgeme eğilimi. Ines'in kendi babasıyla kuramadığı doğrudan iletişim, onun mesleki hayatında ustalaştığı o soğuk, stratejik dilin, kişisel hayatına da sızmış olmasının bir sonucu gibi okunabilir.

Almanya-Romanya ekonomik ilişkisi de (Batı Avrupalı danışmanların, Doğu Avrupa'da işçi haklarını "optimize etme" süreçleri) filmin arka planında sessizce eleştirilir — bu, film boyunca hiç bir karakterin ağzından bir "mesaj" olarak çıkmaz, ama Ines'in işinin doğası, sürekli bu gerilimi taşır. Ines'in Romen işçilerle kurduğu mesafeli, profesyonel ilişki, kendi babasıyla kuramadığı yakınlığın bir yansıması gibi de okunabilir — o, hem ailesinden hem de etrafındaki insanlardan, aynı kurumsal mesafeyle korunuyor.

Winfried'in müzik öğretmeni kimliği (film boyunca örtük biçimde belirtilen geçmişi) de bir alt metin taşır: O, bir zamanlar başka bir dünyanın, sanatın, yaratıcılığın insanı olmuş biri — ve kızının girdiği, her şeyi sayılara, verimliliğe indirgeyen dünyaya karşı, kendi eski değerlerini savunuyor gibi de okunabilir. Bu, sadece bir baba-kız draması değil, iki nesil arasındaki, iki değer sistemi arasındaki bir çatışma da taşıyor.


Utancın Fiziksel Ağırlığı

Toni Erdmann'ı izlerken en çok hissedilen şey, belki de utanç duygusunun fiziksel ağırlığı. Winfried'in her tuhaf şakası, izleyicide neredeyse bedensel bir kasılma yaratır — sandalyede kıpırdanma isteği, "lütfen bunu yapma" diye içten içe yalvarma hissi. Bu, entelektüel bir rahatsızlık değil, doğrudan bedende hissedilen bir gerilim.

Doğum günü sahnesindeki çıplaklık da, izleyicide karmaşık bir bedensel tepki uyandırır — hem bir rahatsızlık, hem de (sahne ilerledikçe) tuhaf bir rahatlama hissi. Kostümün içindeki Toni'nin hantal, boğucu hareketleri de, izleyiciye onun nefes almakta zorlandığını, o kostümün altında ne kadar savunmasız olduğunu bedensel olarak hissettirir.

"En Büyük Aşk" sahnesinde de, Ines'in sesindeki titreme, izleyicinin kendi boğazında bir düğüm olarak hissedilir — bu, bir "duygusal an izliyoruz" bilgisi değil, doğrudan bir bedensel yankı. Film, duyguyu bize açıklamak yerine, onu doğrudan kendi bedenimizde yeniden üretmemizi sağlıyor.

Sevginin Beceriksiz Dili

Filmin en çok dokunan yanı, belki de sevginin, her zaman "doğru" bir dille ifade edilemeyeceğini göstermesi. Winfried, kızını çok seviyor — ama bu sevgiyi ifade etmenin normal yollarını bulamıyor, ve bu yüzden absürt, tuhaf, bazen can sıkıcı yollara başvuruyor. Bu, tanıdık bir insanlık hâli: Bazı insanlar, en derin duygularını, en beceriksiz, en dolambaçlı biçimlerde ifade ederler — ve bu beceriksizlik, sevginin sahiciliğini azaltmaz, sadece onu daha zor okunur kılar.

Ines'in, babasının tuhaflıklarına karşı gösterdiği o ilk direnç, sonra yavaş yavaş çözülen mesafe de dokunaklı — çünkü bu, bir "affetme" anı değil, sadece, birbirini biraz daha görme anı. İki insan, birbirlerinin tuhaflıklarını, kusurlarını, beceriksizliklerini kabul ettiklerinde, aralarındaki mesafe tamamen kapanmasa da, biraz küçülüyor.

En dokunan yer belki de şu: Winfried'in kızına ulaşmak için bulduğu yol, hiçbir terapistin, hiçbir "doğru" iletişim tekniğinin önerebileceği bir yol değil — sadece, kendi tuhaflığını, kendi yaratıcılığını, ısrarla, yorulmadan sunmaya devam etmesi. Bazen sevgi, mükemmel kelimelerle değil, sadece ısrarla, sadece orada olmaya devam ederek gösterilir.

Son Söz

Film, Ines'in, babasının cebinden o sahte dişleri alıp kendi ağzına takmasıyla kapanır — Winfried fotoğraf makinesini almaya gittiğinde, kızını bahçede, artık kendi "Toni"suyla, yapayalnız bırakarak. Bu, bir "mutlu son" değil; babasının aracını, onun soytarılığını, sonunda kendi eline alan bir kadının belirsiz, açık uçlu bir jesti.

Bu son, hiçbir şeyin "düzeldiğini" iddia etmiyor. Ines, Bükreş'teki işinden ayrılmış, şimdi Singapur'a gidecektir — hayatı yine bir başka şehre, yine bir başka performansa taşınacaktır belki. Ama o dişleri takarken, babasının dilini, onun tuhaflığını, en azından bir an için, kendi başına deniyor. Film, bir dönüşüm masalı anlatmıyor; sadece, bir kızın, babasının ona bıraktığı garip mirası, kendi ağzında denediği o kısa, sessiz anı kaydediyor.




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sans Soleil: Hafızanın Gördüğü Şey Zaman Değildir

Karanlıkta Başlayan Yolculuk   Sinema salonu karardığında, yalnızca ışıklar sönmez. Dış dünyanın gürültüsü de yavaş yavaş geri çekilir. Perde aydınlandığında artık bulunduğumuz yer, fiziksel bir mekândan çok zihinsel bir alandır. Belki de bu yüzden sinema, diğer sanat dallarından farklı olarak hafızaya bu kadar yakındır. Bir romanı okurken kelimeleri takip ederiz; bir resmi incelerken bakışımızı yönlendiririz. Ama bir filmi izlerken, zamanın akışını ödünç alırız.Chris Marker'ın Sans Soleil filmi tam da bu ödünç alınmış zamanın içinde dolaşır. Onu bir belgesel, bir se yahat filmi ya da kişisel bir günlük olarak tanımlamak mümkündür; fakat bunların hiçbiri filmi açıklamaya yetmez. Çünkü Sans Soleil olayları değil, olayların zihinde bıraktığı izleri anlatır. Film boyunca anlatıcı, dünyanın farklı köşelerinden gönderildiği söylenen mektupları okur. Japonya, Gine-Bissau, İzlanda, Fransa... Coğrafyalar değişir; görüntüler değişir; insanlar değişir. Değişmeyen tek şey, hafızanın bu görünt...

Paris, Texas: Sesini Kaybetmiş Bir Adamın Coğrafyası

  I. Açılış Bir adam çölden çıkıyor. Kırmızı bir beyzbol şapkası, tozlu bir takım elbise, bomboş bir su matarası. Konuşmuyor. Dört gündür, belki dört yıldır konuşmuyor. Wim Wenders'ın 1984 tarihli Paris, Texas 'ı işte böyle başlar — bir figürle, bir toprak parçasıyla ve aralarındaki farkın giderek silindiği bir sessizlikle. Travis Henderson, Big Bend'in kavurucu ıssızlığında yürürken kamera onu bir peyzaj unsuru gibi çerçeveler; adam neredeyse kayalıklardan, çalılıklardan ayırt edilemez. Bu, filmin bütün mimarisini önceden haber veren bir görüntüdür: Travis, insan olmaktan çıkıp manzaraya karışmış bir bedendir, ve film boyunca yapacağı tek şey, o manzaradan sözcük sözcük geri dönmektir. Sam Shepard'ın kaleme aldığı senaryo, kayıp bir adamın hikâyesini anlatırken aslında Amerika'nın kendisine dair bir hikâye anlatır — neon tabelalarla süslenmiş, otoyollarla parçalanmış, aile denen efsaneyi hâlâ terk edemeyen bir ülke. Ama Paris, Texas bir ulus portresi olmaktan ö...

A Ay — Karanlığın İçinde Bir Sinema

A Ay — Karanlığın İçinde Bir Sinema  *Reha Erdem, 1988* Bir ev düşünün: gıcırdayan kapıları, dökülen sıvasıyla neredeyse uçurumun kıyısında duran, saatlerin fazlasıyla çoğaldığı bir köşk. İçinde yaşayanlar birbirlerine değil, kendi zamanlarına bakıyorlar. Ve bir kız çocuğu — Yekta — bu evin, bu zamanın, bu sessizliğin ortasında, gitmiş bir annenin hayaletiyle konuşmaya devam ediyor. Reha Erdem'in ilk uzun metrajlı filmi A Ay, tam da bu cümleyle özetlenemeyecek bir şey söylüyor aslında: kayıp, bir kere olup biten bir olay değil, evin duvarlarına, saatlerin tik-taklarına, martıların çığlıklarına sinen sürekli bir haldir. 1988'de, çok kısıtlı bir bütçeyle, Rumelihisarı'ndaki "perili köşk" olarak bilinen bir evde ve Büyükada ile Burgazada'da çekilen film, siyah-beyazın hem estetik hem metafizik bir tercih olduğu, sessiz sinemanın biçimsel hafızasını çağıran, John Donne'dan William Blake'e, Edip Cansever'den Vivaldi'ye uzanan bir referan...
Karanlıkta Bir Sinema — dünya sinemasına ve auteur filmlere dair Türkçe denemeler.